alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2013 Salı

hiçbir şey yapmamayı işlevsel kılmanın bir yolu olarak da görülebilir

yalnız başınayken, hatta hiçbir şey yapmazken bile vaktin boşa gitmez. ama birileriyle birlikteyken, hemen her zaman boşa gider vaktin. kendinle karşılaşman hiçbir zaman verimsiz kalmaz: ister istemez bir şey doğar, bu bir gün yeniden kendinle karşılaşma umudu olsa da.

cioran

12 Kasım 2012 Pazartesi

alışkanlık ve özgürlük


'Geçmişten kurtuluş olmadıkça özgürlük olamaz, çünkü zihin hiçbir zaman yeni, taze ve masum değildir. Yalnızca taze, masum zihin özgürdür. Özgürlüğün yaş ile, deneyim ile ilgisi yoktur; ve bana öyle geliyor ki özgürlüğün ruhu, bilinç ve bilinç dışındaki alışkanlık düzenini anlamakta yatıyor. Alışkanlığı sona erdirmekten değil, alışkanlığın yapısını anlamaktan söz ediyorum. Alışkanlıkların nasıl doğduğunu, birisini reddederken veya ona direnç gösterirken nasıl diğerinin ortaya çıktığını izlememiz gerekiyor. Önemli olan alışkanlıkların tümüyle bilincinde olmak; işte o zaman artık alışkanlık oluşmadığını göreceksiniz. Alışkanlığa direnç göstermek, onunla boğuşmak, onu reddetmek onu yalnızca yaşatır. Belirli bir alışkanlıkla savaşırsanız onu güçlendirirsiniz, bu da ayrı bir alışkanlık haline gelir. Ama alışkanlığa direnmeden basit bir şekilde onun yapısının farkında olursanız ondan kurtulduğunuzu görürsünüz ve bu özgürlükte yeni bir şey oluşur.

Yalnızca durgun ve uyuşuk bir zihin alışkanlık yaratır ve ona yapışır. Her an dikkatli olan bir zihin, ne söylediğine, ellerinin, düşüncelerinin, hislerinin devinimine dikkat eden bir zihin, alışkanlıkların artık oluşmadığını keşfeder. Bunu anlamak çok önemlidir, çünkü zihin bir alışkanlıktan vazgeçerken bu süreç içinde bir diğerine geçiyorsa hiçbir zaman özgür olamaz ve yalnızca özgür bir zihin kendi ötesinde bir şeyleri algılayabilir. ''

Krishnamurti (Yaşam Kitabi - Alışkanlıklar)

31 Ekim 2012 Çarşamba

içimizde doğan yeni sosyalleşme kavramı

yazan: seda taş kaynak: radikalblog

Savaşarak, yanaşarak, uzaklaşarak, çatışarak, kandırarak, kandırılarak, öldürerek ve rekabetin tüm acımasızlığında. Demek ki cesur yeni dünyanın insanı artık sosyalleşiyor kendi algısında. Dünya hali, yeni bir sosyalleşme vurgusunu yeniden ve yeniden üretiyor kendi çıkmazında. Sosyalleşmenin anlamını kaygan bir zeminde bir o yana bir bu yana sallıyor ve sonunda kendini bir balonun içine koyup uçuruyor. Uçuruyor da, öylece unutuyor kendini ufuksuz gökyüzünde. Şartlandırılmış birey artık, bireysel olarak varlığını sorgulamayı bile yadsıyor. Topluluğun içinde yaşamından memnun, şartlanma meraklısı olup çıkıveriyor. Kültürel şartlandırılmanın hayatımızın başucunda duran siyah perisi, sosyalleşme… İki açık koşutu vardır: ya ondansındır ya da bundan. Ya sağdasın ya da solda. Ya iyisin ya da kötü. Ya için fesat ya da iyilik fesleğeni. Ya sevilensin ya da nefret edilen. Orta da kalıyorsan, en çirkin ördek yavrusu olabilirsin sürünün. Olmadık yerde biten otsun, varlığın sebepsizdir. Bir o yana bir bu yana çekildikçe ne uzar ne kısalırsın ama yokluğuna yokluk katarsın. Buda en belirsiz, en sancılı doğumu toplumun. İçinde yoğrulduğun kültür sistematiği öğretiyor sana güçlü olana yaklaşmayı, gücüyle vereceği nefesin peşinde koşmayı, ondan ya da bundan olmayı. Böylece biniyorsun sosyalleşme teknesine. Medyayı, siyaseti, eğitimi ve en değerli anayı babayı kullanıp pekiştiriyor şartlandırmasını ve hissedebiliyorsan insan gibi, uzaklaşıyorsun belli belirsiz anlarda. İdeoloji diye bir şey fır dönüyor etrafında, sen elindekiyle yetinenden ötesi değilsindir hâlbuki. Zayıf kaldığına kanaat getirince kendinle, diğerleriyle, ideolojilerle çatışa çatışa yenik düşüyorsun kendini kandırmaktan. Bir yılan, içine sen doğmadan sokulmuştur. Ömrünü geçirmen için sana hep tatlı tatlı sunulur fareler. Sistematiğin bir parçası yapıldığını anlaman mı, işte o çok zor. Şartlandırman izin vermez buna. Dışardaki içerdekini, içerdeki dışardakini görmez. Duymak bile istemez. Tanışma niyetine girsen bile ötekilerle, yalnız başına kalmaktan korkan, güçsüzler yamağısındır. Ne de olsa, toplumsal olgulara dışarıdan bakmayacak kadar uzaksındır o yoldan. Oysa Shakespeare çığlık çığlığa sokaklarda ağlamaktadır: “Kölen olmuşum senin, elden başka ne gelir, Gece gündüz el pençe divanım buyruğuna; Geçirdiğim saatler baştan başa bir hiçtir, Sen buyurmuş değilsen çabalarım boşuna” Sosyalleşmeden uzak duramazsın yine de! Shakespeare bile demiş ya, sen buyurmazsan geçirdiğim saatler hiçtir diye. Sosyalleşme buyurur, sen koşarsın peşinden ideolojinin, kapitalizmin, dünya halinin işte. O sosyalleşme, bayanlara kozmetiklerin yarattığı güzel yüzler ve vücutlar sunar, onlara güçlü kılma vaatlerinde bulunur. Topluma iktidarın kapısının önünde bekleyerek bir konum elde etmenin gülünü sunar. Birçok insana belli siyasi partilerin kulları olma karşılığında prenslikler vaat eder. Böylece sosyalleşme yer edinme, yanaşma, katılma, tüketme, öldürme, kanatma, kandırma savaşı ile tanımlanan yeni bir kavrama dönüşür. Koşullanmış cesur dünyamızın insanları mutlu ama özgürlüğün ve sadeliğin tadını bilemeden. Ah Rousseau ah… Bireysel aşkım için dünyayı veririm, özgürlüğüm içinde aşkımı veririm! Bazen okuduğun bir kitabının sayfaları arasından neden farklı düşünmeyeyim diye fırlayıverir zamansız fikirler ama şartlandırıldığın zincirlerden kurtulamazsın… Bu yüzden belki de yüzüne bakmaya korkar arkadaşın seni sevse bile… Başka bir grubun üyesidir ve onlar sana karşı ise sana göz ucu ile bile bakmaktan acizdir en yakının. Çünkü karşı fikirdekiler birbirinin düşmanıdır bu evrende ve düşman tavırları sergilemezse o grubun içinde var olamaz. Diyalektik düşünme mi? Hadi canım sen de! Ufukların buluşmadığı yerde hep kara delikler vardır ve bireyi içine içine çekmeye hazırdır hep. Bu riski alamayan birey, sana hep karşıdan bakmaya devam eder. Bir süre sonunda da şartlanması tamamlanır ve birey olma duygusunu yitirir. Coşkusu o kadar büyüktür ki, ona kapılıp ahlakı, etiği, sanatı ve bunların insan hayatındaki vazgeçilmezliğini hep ütopik dünyalar olarak görür. Fikir çağlayanları ise anlamsızdır onun için. Max ve Weber korkulası düşmanlar, Nazım Hikmet ezilesi duygu, Virgina Woolf bir yerlerden anımsanan edebiyat oyuncusu… Şartlandırması ona çıkarları peşinde koşmasını söyleyiverir her gece rüyasında. O yüzden insanları kandırabilir, satabilir, öldürebilir ve bunun rekabet olduğu düşüncesiyle vicdanını rahatlatarak suçsuz olduğuna ikna eder. Kültürel şartlanma rekabeti aşılanmıştır damarlarına. Bunun adı da sosyalleşme olmuştur. Bana elini uzatırsan ben de sana karşılığında dilimi uzatırım. Sana dil uzatıyorum dünya hali, senin sosyalleşmene de. Böylece bir kafenin ortasında yapmış olduğumuz bu kontratla sosyalleşiyoruz. Biyolojik evrim de sokak köşelerinde desteklesin bunu, antlaşmamıza riayet etsin… İnsan türü yok olsun ya da şekil değiştirsin. Darwin yetişip imzalasın evrakları! Rekabet senin hücrelerinde var diye fısıldasın rüyalarında. Bu duyguya katılan akademisyenler insanlıktan çıkar, para hırsıyla tutuşan şirketler öldürmeyi onur sayar, terörist yetiştiren devletler bunu başarının simgesi olarak görür. Sosyalleşme çıkarlarda birliktir artık! Sosyalleşme yalnızlık bayrağını taşımaktır önde! Arada cızırdayan insanlar içinde din tözünden yola çıkarak bastırılma ve sessizleştirilme yöntemi kullanılır. İşte koşullanmış suskunlar toplumları hizmetindeki cesur yenidünyanın tanımladığı sosyalleşme. Öyle bir dünya ki, sosyalleşmeyi özgürlük, insanlık, vicdan, sevgi, ahlak, hoş görü kelimelerini tükürürcesine kenara iterek tanımlıyor. Onlar artık reklam yıldızı, hikâye kahramanları ve mistik öğeler gibi uzak hayatlarda kaldı. Şimdi paylaşılamayan, yettirilemeyen, acınamayan dünyaların rekabet olarak yaşadığı hissiz bir dünyanın ürünüyüz hepimiz… İşletmelerin girdileri ve çıktılarıyız. Kandırıldığını öğrenen çağın şanslıları ise, öldürerek ve öldürülerek intikamın yoluna girmeyi hedefleyen, dayanışma ve işbirliğinin de elbise diye giyen bir tür toplum. Sosyal hayatın bütün norm ve ayinleri üstün değerlerle(!) süslenmiş bir toplumsallaşma serüveninde hızla yola alıyoruz. Bunu yazan da öyle duyumsuyor ki sosyalleşmeyi sosyal ortamlarda bulunmak olarak algılayan bu yeni toplumsallaşma, onu yeniden tanımlamayı gerektiriyor. E. M. CIORAN, “içimizde doğan her fikirle içimizde bir şeyler çürür…” demişti. Demek ki, içimizde doğan yeni sosyalleşme kavramıyla, sayısız kavramda çürümüş derinliklerimizde…

18 Ekim 2012 Perşembe

apocalypse

Kaynak: Deli Saçması


Bazen durup düşünüyorum... Hayatımızın nefes alma anları, ne kadar da kısıtlı.. Elimizi attığımızda karşımıza çıkmayan yeşiller, bizlerden başka canlılara olan tahammülsüzlüğümüz, birbirimize karşı olan bitmek tükenmek bilmeyen öfkemiz, sürekli yeni tohumlar ekerek suladığımız agresyon, nefret.. Sabah erken uyanmak, modern kölelik, trafik, tanışmaya tenezzül etmediğin insanlarla yan yana yolculuk etmek, öfkeden trafikte bir tanesine okkalı bir küfür sallamak... Geç kalsan, izah etme stresi... 

Tüm bunlardan sıyrılıp, yaşamaya haftada kaç dakika fırsat bulabiliyor insanoğlu, bunu bir düşünüyorum... Yapmak istemediği bir şeyi yapmayınca, sorumluluk stresi yüzünden kendini yiyip bitirip, anın tadı bile çıkarılamıyor... 

Peki ya kıyamet gerçekse? 

Ben inançlı biri değilim. Fakat doğa, elbet pes edecek. Doğanın ciğerlerini söküp, onu yiyip bitireceğiz bizler. Onun sayesinde yaşarken, kendi ölüm fermanımızı her gün yeniden imzalıyoruz. Kendini yenileme gücünü, asla umursamıyoruz...

Peki doğa ölürse? Ardından teker teker bizler de öleceğiz... 

Yarın her şeyin sonu gelse, hangimiz bugün yaşadığımız günden, geçirdiğimiz haftadan mutlu mu olacağız? Biz hayatta bunun için mi varız? Çalışmak, üretmek, tüketmek, teknolojinin en yüksek safhasında olan iletişimsizlik, birbirini anlamayı bile ağırdan almamak, her şeyi olanca hızlılığıyla yaşamak istemek... 
Sevişmek için sevmeyi bekleyememek. Yemek için pişirmeyi istememek. Öğrenmek için okumaya üşenmek. Tanışmak için bir 'merhaba'yı çok görmek. Çimlere uzanmak için bir türlü vakit bulamamak. 

Hayatımızın günlerini umursamadan bir bir geçirirken, gerçekten de bunları mı hak ediyoruz? 
Bir insanı yargılayıp, parmaklıklar ardına koymak, sorunun en mükemmel çözümü mü? 
Parası olmayan eğitilemez, çoğu zaman hastalığa, bazen ölüme terk edilirken, insanlar içinde hak ettikleri gerçekten bu mu? 
Sokağa çıkmadan bir ekran arkasından konuşmak, onunla bununla.. Yapabileceğimizin en iyisi bu mu? 
Karşındaki yarın orada olacakmış gibi güvenle, öfkelenip laflar savurmak, ya da sen hala orada olacakmışsın gibi... Ânı yaşamak bu mu?... 

'Yaratılan' en akıllı varlık olarak ego şişiren insanın yapabileceği en iyi şey bu mu? Kurabileceği en mükemmel düzen bundan mı ibaret? Baş kaldırmaya bile yorgun muyuz? Kendi kendimizi köleleştirip, hayatımızda bir kaç mutlu gün yaşayınca, sevinmek mi doğal olanı gerçekten? 

Kendimizi çaresizliğe kilitleyip, kendi çaresizliğimizle yaşamak, bunun ise hiç canımızı acıtmıyor olması... İnsanoğlunun evriminde, günlerden bugün... 

23 Ağustos 2012 Perşembe

tolstoy'un kendine 18 yaşındayken belirlediği 10 kural

tabi ne kadar doğrudur, ne kadarı doğrudur bilemem. 18 yaşında böylesi kurallar belirleyebilmek, hele ki uyabilmek pek mümkün görünmüyor. eğer bu doğruysa, uyabilmiş ki tolstoy olmuş yorumu yapılabilir.
kaynak şurası; kişisel gelişimde tolstoy etkisi

1. erken kalk, mesela sabah saat 5'te.
2. erken yat, mesela akşam 9'da.
3. az ye, tatlı ve şekerlemelerden uzak dur.
4. evinin işlerini elinden geldiğince kendin yap, başkalarına yaptırma.
5. amaçlarını parçala ve böl. mesela bir genel hayat amacın olsun. ama bunun yetmeyeceğini bil ve hayatta başarmak istediklerine dair ayrı ayrı küçük hedefler de edin. bir sonraki yılın, bir sonraki ayın, bir sonraki haftanın ve bir sonraki günün hedeflerini hep ayrı ayrı, net bir şekilde belirle. abart, bir sonraki saatin, bir sonraki dakikanın hedeflerini bile düşün. kulağına küpe olsun: büyük bir hedefe ulaşmak için küçük bir hedeften feragat edebilirsin.
6. kadınlardan uzak dur.
7. arzunu çok çalışarak öldür.
8. iyi bir insan ol, fakat başkalarının bunu bilmesine izin verme.
9. daima gücünün yettiğinden daha az harca.
10. şimdikinin on katı zengin olsan bile, hayat tarzını katiyen değiştirme.

bunların bir çoğunu ben de kendime ilke olarak benimsemiş olsam da bir tolstoy olamayız tabi. belki 18 yaşında olsaydım tolstoy'un kıyısından geçebilirdim kim bilir...

12 Ağustos 2012 Pazar

değer yargısı

''Bütün davranışlar değer yargılarına dayanır, tüm değer yargıları ya kendimize aittir ya da başkalarından edinilmiştir... İkincisi büyük ölçüde çoğunluktadır... Onları neden benimseriz?...

Korkudan, -yani kendimize aitmiş gibi davranmayı daha uygun buluruz... Ve bu rol öylesine alışkanlık yaratır ki, sonunda bizim doğamız haline gelir... Kendi değer yargılarımız: Bu, bir şeyin bir başkasına değil, sadece bize verdiği keyif ya da keyifsizlikle ölçülmesi demektir ki, bu oldukça enderdir!... Ama çoğu durumlarda başkasına ait değer yargısını kullandığımız için, o başkasına duyduğumuz saygının en azından kendimizden kaynaklanması, kendi kararımız olması gerekmez mi?... Evet, ama biz bunu çocukluğumuzdan itibaren yaparız ve bu davranışımızı pek ender değiştiririz... Yakınlarımızla ilgili (onların zekası, statüsü, ahlak kavramı, örnek olmaları, aşağılıkları) yaptığımız değerlendirmeler ve onların değer yargılarını kabul etme zorunluluğu konusunda, genellikle çocuklukta edindiğimiz yargılara ömür boyu bağlı kalırız... ''

                                                                   Nietzsche - Tan Kızıllığı

27 Haziran 2012 Çarşamba

eşitsizlik

kendim yazmışım gibi hissettim. aynı düşüncelerin kıyısından geçmiş, aynı zamanda şekillenmiş böylesi insanlarla karşılaştığım zaman umut doluyorum en azından akranlarım için. neyse uzatmayayım;

eşitsizlik 

ben küçükken, hani çay kaşıkları filan olur, yemek kaşıklarının yavrusu zannedersin, ama yok belki biraz daha sonra. televizyonlar olur, yerlerinde saksılar eser, kimse kimsenin yerini tutmaz, bir kalkan bir daha oturamaz. işte öyle bir kün, boş bulunup var olmuş bulunduk. derken, ortaokul filan mıydı acaba. hani klipler olur, misal britney spears dans eder, ama yalnız başına etmez, arkasında dansçı kızlar olur, aynı anda aynı figürleri yaparlar. neyse işte ben bunları izlediğim zamanlar, yani işte o zamanlar, yani daha koreografi ne demek bilmez iken, bana hep şey gibi gelirdi. o arkadaki dansçı kızlara nedense hep acıyarak bakardım. hep şey diye düşünürdüm, bunların da hepsi aslında britney spears'in yerinde olmak isterdi, ama olamadılar, nasiplerine figüranlık düştü. kendilerinden daha güzel, daha şanslı birilerinin arkasında isimsiz bir şekilde dans edebiliyorlar ancak, hiçbir zaman britney olamayacaklar. böyle düşünüp düşünüp garip bir hüzün kaplardı içimi. britney olmanın matahına dair de henüz pek fikrim yokken. hala da kliplerdeki dansçıları gördükçe bazen o hüzün kaplar içimi.

yine ortaokuldayken, yani acaba ferrari mi hızlıdır porşe mi, van damme mı döver bruş li mi diye çeşitli tefekkürlere daldığımız zamanlardayken, ciddi ciddi kafama taktığımı hatırlıyorum. insanlar hiçbir zaman bir ferrarilerinin olamayacağı gerçeğini bile bile nasıl yaşıyorlar? yani dünyada birilerinin ferrariye bindiğini bilirken, insanlar nasıl olur da otobüslerde sürünmeyi kendine yedirebiliyor? bu gerçekle nasıl yaşayabiliyorlar? yani misal adam memur. mesela benim babam. memur yani, bildiğin. öyle yaşayıp gidiyor. nasıl lan? nasıl yani? öylesine kafama takmıştım ki, şimdi hatırladıkça gülesim geliyor.

birazdan sizi öldüreceğim, o yüzden lafı uzatıyorum ki şey olmasın. allahın köleleri, sizi öldürerek aşacağım, kapsayarak aşacağım, kapsama alanıma geliniz beni yormayınız. insan aşılması gereken bir şeydir diyor nietzsche. sırf o yüzden, yoksa yanlış anlaşılmasın. sizin yanınızda üstinsan olmak ayıp olur. bunu kediler bile bilir, ama belli etmezler. o yüzden sağlı sollu tokatlatmak gerekir, her iki yanağımızı, ki eşitsizliğin her iki tarafı marx ile çarpılsın.

ve şimdi, yani, o kinimi, o dinimi, o muhatabını bulamayıp hayal kırıklığına uğrayan öfkemi hatırladıkça, o farkında olmadan ant içmişliğimi, ve gördüğüm her yerde nefretimi kusacağıma iman etmişliğimi yeni yeni idrak ettikçe, anlıyorum ki dönüşü olmayan bir yola girmişim, ömrüm boyunca eşitsizliğin her türlüsünden tiksineceğim. ve tiksindikçe insan olacağım. ve insan olmakta ısrar edeceğim. ve denilirse ki varlık eşitsizliktir, öyleyse yaşasın yokluk diyeceğim, varoluşun köküne kibrit suyu dökeceğim. her ne ile meşrulaştırıyorsanız, varlıkla, doğallıkla, tanrıyla veya şeytanla, her ne ile cilalıyorsanız, onun üstüne tüküreceğim. nietzsche aşılması gereken bir şeydir.

ve elbet, önce aynalara tükürmek lazım. çünkü ideoloji idraklere giydirilmiş hunidir, cemil meriç körlüğüne yanmasın, bu işin aslı var astarı var, borges var, el maarri var. birazdan eşitsizliğin her iki tarafını sıfırla çarpacağım bekleyin. ya da beklemeyin, gidin yatın. ben de yatacağım ama rüyamda dansçı olduğu için çok mutlu olan bir çocuk göreceğim. sonra ben dans ederken birileri dağlarda ateş edecek, birileri ölecek, birileri ağlayacak, birileri gülecek. ve bir gün elbet herkes ölecek. ve bilirim ki, bütün cesetler, toprak altında eşit koşullarda yaşarlar.

kaynak; ekşisözlük

batı kültürünün japonya üzerindeki etkisi üzerine sosyolojik bir değerlendirme

başlık çok afili oldu ben bile güldüm yani; öyle bir anda yazıya başlık olarak aklıma geliverdi işte.
bunu sanırım japonya'da yaşayan bir türk yazmış. yazı bana çokça şey düşündürdü. batı kültürünün japonya'daki yeni nesil üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu çok iyi gözlemlemiş. ayrıca bizim toplumumuzda da paralellik gösteren benzer durumlar söz konusu. belki de bu arkadaş biraz da bu yüzden durumu daha iyi değerlendirmiş olabilir.



çalışkanlıkları yüzünden övülmesi aslında çok acıklı gerçekleri barındıran ülke... az evvel, japonya üzerine epeyce konuştuktan sonra, şu entry'yi yazma ihtiyacı duydum.

konu, neden japon gençlerinin geleneklerine bağlı olmadığı, hiroshima anıtı gibi yerlerde şakalar yapabilecek kadar milli hislerden uzak olduğundan açıldı (oraya gidip orayı gezmiş birisi bu soruyu yöneltti), ben de, kısaca açıklamaya çalıştım. elbette bahsettiğimiz şeyin sebebi bir çok gence göre değişebilir, insanların duyguları aynı olsa da sebepleri kişiden kişiye değişiyor. lakin benim gördüklerim içinde, yaş gruplarına göre sebep değişiyor. şöyle anlatayım, orta yaşlı insanlar zaten kesinlikle gülmüyorlar, ciddi duruyorlar, ama aslındaçoğu çok da dikkate almıyorlar, sadece öyle durmaları gerektiğini düşündükleri için öyle ciddi duranları da var... bizzat nagasakili bir kız arkadaş, ailesinin ona küçükken hiroshima ve nagasaki bombalamalarını hiç anlatmadıklarını söyledi, onu amerikalılara karşı düşmanca bir hisle yetiştirmek istememişler. "şu anki amerikalıların ne suçu var, bunu yapan onların atalarıydı, biz şimdi amerikalılarla dostça yaşamak istiyoruz, düşmanlıkları körüklemenin alemi yok" diye düşünüyorlarmış. 30 yaş civarına kadar bu düşünceler hakim.

lakin sonraki nesil (15-23 arası diyelim kabaca) artık bu olayı birebir yaşayanlar tarafından yetiştirilmediler. bu olayları hatırlayanlar belki büyük anne-babalardı ve çoğu öldü. hatırlamayan neslin çocukları olan gençler, zaten olaya önce nötr başlıyorlar, bir önceki nesil kadar bile duyarlı değiller (en basiti o bombalamalarda ailelerinden kimler öldü bilmiyorlar) lakin sonrasında, okulda olsun, filmlerle olsun, popüler kültür ögeleriyle olsun bu olay onlara anlatılıyor. işte burada bir ters tepme durumu yaşanıyor, bu nesil olayları hiç bilmediği, tamamen güncel, melez bir amerikan-japon kültüründe yetiştiği için (japonların hala geleneklerine çok bağlı olduğunu düşünenlerin en son 1970'lerde yapılmış araştırmaları okuduklarını düşünüyorum. zira şu an orta yaşlı olanlardan sonraki nesiller için bunu söylemek çok mümkün değil) "aman kültürüne uzak kalmasın" deyip iyice abartıyorlar bunları anlatmayı bazen ve sonuçta çocuklarda "ulan amma abarttınız, siz de pearl harbour baskını yapmışsınız ama, yettiniz artık!" dercesine bir tepki gelişiyor. anlatılanların abartılı olduğunu düşünüyor, belki de içine doğdukları amerikan kültürüne toz kondurmak istemiyorlar.

neden? çünkü japon kültürü hayal bile edemeyeceğiniz kadar baskıcıdır, aileler evlatlarını çizginin dışına çıktıkları anda reddeder ve mirastan mahrum ederler. oysa çocuklar amerikan kültürünün çok daha yumuşak ve "affedici" olduğunu düşünüyor, kendilerini bir taraf tutmak zorunda hissediyorlar. bu hissiyat da kendini "japon değerleriyle dalga geçmek, onlara karşı çıkmak" şeklinde dışarı vuruyor bazen.. bazıları gerçekten umursamıyor, o yüzden dalga geçmekte sakınca görmüyor "her şeyle dalga geçilebilir, ne var ki bunda?" diyerek, bazıları az da olsa milliyetçi hisler hissediyorsa bile ekseriyetle bundan utanıyor ve bastırmak için dalga geçiyor. ama genel olarak, gerçekten umursamayanlar çoğunlukta... "düşmanlıkları körüklememek için kötü anıları anlatmamak" bence de çok pozitif, ama insanoğlu matematiğe gelmiyor, "şöyle yaparsam böyle olur" denemiyor. bu sefer de, belki o anıları dinlemedikleri için, bu tarz anılarla karşılaşınca inanmayıp, abartılı bulma durumu ortaya çıkabiliyor.

genel anlamda, çocuklar japon kültüründen sıkılmış ya da utanıyor oluyorlar, haliyle japon kültürüne dair pek çok şeyle dalga geçiyorlar, hiroshima ve nagasaki'de ölenler için yapılan anıtlarla dalga geçmek belki de en uç noktası, ama kıyafetlerden yemeğe, her şeyle dalga geçiyorlar. binlerce japon, her sene göz ameliyatı olarak çekik gözlerinden kurtulmak, "batılı" gibi gözükmek istiyor (buna bayağı üzülüyorum aslında, insanın fiziksel görüntüsünden utanması sırf çekik gözlü diye... insanın aklı zor alıyor...)

anlayacağınız bunlar bir bütün. japonya'da gençler çok zor bir üniversiteye giriş sınavından geçerler, iyi bir üniversiteye girebilmek için 1200-1500 kanji ezberlemeleri gerekir (lakin girdikten sonra mezun olmak bir o kadar kolaymış diyorlar). üniversiteye giriş sınavından önceki bir kaç yıl ve üniversite yılları, baskı altında olmadıkları belki de tek dönemdir. özellikle iyi bir üniversiteye kapağı attıktan sonra, aileleri 4 yıllığına onlara baskı yapmaktan vazgeçer, saçlarını acayip şekillerde kesen/boyayan, o meşhur metro istasyonlarında karşılaşılan çılgın giyinmiş japon gençleri filan işte o güruhtandır. 4 senenin sonunda ise, sihirli değnek değmişçesine hepsi çok "cici" hanımlara-beylere dönüşüp iş hayatına atılırlar. eğer bu döngüye uymazlarsa aileleri tarafından anında reddedilirler, özellikle tokyo böyleleriyle dolu. istediklerini yapmasına izin vermeyen, her bireyden inanılmaz başarılı olmasını bekleyen japon kültürü gençleri ezer. japonya dünyada intihar oranının en yüksek olduğu yerdir (herkes norveç'i filan bilir, oysa norveç sadece avrupa'nın en yüksek oranına sahiptir dünyanın değil) aynı şekilde alkolizm sorunu da japon hükümetinin en çok uğraştığı sorun, ülkede herkes deli gibi çalışıyor, işten çıkınca ise alkole sarılıyor, çünkü insanlar mutsuz...

japon kültürü, genel manada -belki bizim ikiyüzlü diyebileceğimiz şekilde ya da ölümcül bir kibarlık- "göründüğün gibi olma ya da olduğun gibi görünme" düsturu üzerine kuruludur. içinizde berbat biri olabilirsiniz, toplum kurallarına uyduğunuz sürece sorun değildir. ya da harika bir insan olabilirsiniz, şekle uymadığınız sürece beş para etmez. bir yandan hayran olunan "düzenli, nazik, saygılı insanların ülkesi", orada yaşayanlar için bir cenderedir, şekil, daima içerikten önce gelir. bu durum, onları sanat ve işte başarılı yapar; fakat kişisel hayatta, mutsuz, tatminsiz, sürekli ailesini onurlandırması gerektiğini, şirketini utandırmaması gerektiğini düşünen insanlar yaratır. bizim çok mana veremediğimiz seppuku (popüler adıyla harakiri) uygulaması esasen bunun bir yansımasıdır (zannedildiği gibi her japon yapamaz, sadece imparator tarafından izin verilen askeri soylular yapabilir gerçi bunu ya, neyse o ayrı mesele.) onurunu yitiren, başarısızlığa uğrayan insanların özürü yerine geçer, canını alarak onurunu temizler.

lakin artık savaş soyluları olmadığı için, daha güncel ölümler var; kendilerini trenin önüne atan japonlar. üstelik, seppuku dışında intihar da gayet başarısız bir durum olarak görüldüğü, intihar edenler aşağılandığı için, tren şirketleri intihar edenler yüzünden seferler aksadı diye intihar edenlerin ailesine tazminat davası açabiliyor! (aynısı türkiye'de olsa sanırım linç ederler...) keza, içinde birinin kendini astığı ev, bir daha asla alıcı/kiracı bulamayabiliyor, çünkü o başarısızlığın yahut başarısızlığı getiren kötü şansın yeni sahiplere bulaşabileceğine dair inanç hala çok kuvvetli (bu evleri kiralarının düşük olmasından ayırt etmek mümkün. tabii durum, bu hurafeye inanmayan yabancılara yarar genelde.)

kısaca, japonya, birbirinden mutsuz, günde 13-14 saat yaşayan, sonra kazandığı parayla çocuklarını en iyi okullara gönderip onları da aynı cendereye sokan, dışarıdan bakınca zengin ve müreffeh, kibar insanların yaşadığı, içeriden bakınca ise cehennemin farklı bir boyutunu yaşatan bir ülkedir...

ben bir japon olmadığımdan, bana her halde güzel gelir, garipliği onu daha ilginç yapar.

"japonya balina gibidir: denizde yaşar ama balık değildir; balığa benzer ama memelidir." -umesao tadao

baskıcı çocukluk ve baskıcı iş hayatı arasında kalan dilimde, kendilerince eğlenebildikleri tek vakitte japon kültürüne dair ne varsa onla dalga geçiyorlar. çünkü biliyorlar ki o kültür onları da öğütecek ve karşı koymaya çalışmak direkt toplumsal reddedilişi getiriyor. bence japonların hali bayaa acıklı...

kaynak; ekşisözlük

19 Mayıs 2012 Cumartesi

fazla değil farklı

her insan için en güzel temenni bu olsa gerek. aslında herkes farklı ama herkes aynı olup bir diğerinden fazla olma gayretine sürükleniyor bir şekilde. hiç birimiz bir diğerimizden fazla değiliz, sadece hepimiz farklıyız. bu yüzden de; evet, kötü yetiştirildik maalesef.

ifade özgürlüğü

11 Mayıs 2012 Cuma

uzun kulaklı beyaz bir yol arkadaşı

Bundan yaklaşık iki yıl önce bir şapka fabrikasında çalışıyordum. Fabrika da denmez aslında. A’dan z’ye tüm üretimi yapan bir atölye. Bir tür aile şirketi. Sadece kürk şapka üretiyorduk. Şu kulakları da kapayanlardan. Kara kışlık. Halk arasındaki ismi “Rus Kürk Şapka”. Ürün kataloğundaki adı “Beyaz Tavşan Avcı Şapka”. Diğer renk seçenekleri gri ve siyah. Kaçak falan değildi atölyemiz. İstanbul Kürk Sanayici ve İş Adamları Derneği üyesiydi. Kolayca paramı kazanıyordum. Rahat işti. Ama içim rahat değildi.

Her gün onlarca tavşanın katledilişi… Bir tür aile içi şiddet. Katliyam gözümün önünde olmasa bile leşler avuçlarımda. Geceleri uyuyabilmek için çitten atlattığım koyunların arasına karışan kafası kopuk tavşanlar. Siyah, beyaz, gri… Zıp zıp. Sinirlerim. Uykusuz günler. İnsanların kafası ısınacak diye kesilen tavşan kafaları. Birilerinin kulakları ısınacak diye bedeninden ayrılan uzun kulaklar. Avcı Şapka için av olan zavallılar.

Üç beş kere kafama koyup vazgeçtikten sonra nihayet işi bırakmak istediğimi söyleyebildim. Bizimkiler hiç beklemiyorlardı. Bu tepki ailede bir ilkti. Bırakmadılar beni. Tavşanların ölümünden rahatsız olunabileceğini idrak edemiyorlardı bir türlü. Ne desem anlamadılar. Dayanamayıp kaçtım sonunda. Başka bir şehre. Kaçarken tavşanlardan birini de yanıma aldım. Uzun kulaklı beyaz bir yol arkadaşı…

Paraya sıkıştığımda ilk satmak zorunda kalacağım da bu tavşan oldu. Niyetçilere okutmak amacıyla onu satılığa çıkardım. Niyetim kötü değildi bu sefer. Kimse onu kesip biçmeyecekti. Ancak alıcısı niyetçi olmadı. Bir sihirbaz ilgilendi. Düğünlerde, doğum günlerinde falan gösteri yapıyormuş. Hemen sattım. Alışveriş sırasında o kadar iyi anlaştık ki beni de asistan olarak aldı. Numaralarını bir bir öğretti bana. Kısa sürede işi kaptım. Arada ben de sahneye çıkmaya başladım. Zamanla işin bütün inceliklerini öğrendim. Bir süre sonra tavşan numarasını bizzat icra etmeye başladım. Asistan değildim artık. Çift sihirbazlı bir gösteriydi yaptığımız.

Mutluydum. Hayatım bir anda değişmişti. Tavşandan şapka çıkarmayı bırakmış şapkadan tavşan çıkarmaya başlamıştım.

Hakan Bıçakçı

kaynak; afilifilintalar

20 Şubat 2012 Pazartesi

salçalı ekmek - ekşi sözlük

sabah sabah beni gülümseten, içimi ısıtan bir hikaye :)

Yazan; imagine (18.11.2004 03:06)

5 yasindayken karsi komsumuzun kizina asik olma sebebimdir bu.. zannederdim ki benden soyle bi 5-6 yas buyuk olan o abla mukemmel bir insan ve o guzel tadi sadece o yaratabilir.. yani onunla evlenirsem butun gun boyunca, aylarca, yillarca bu mukemmel seyi tadabilirim.. (bkz: ozer ciller mantigi)

her gun aksam saat 6 civarlarinda evden bir yolunu bulup bir bahaneyle sivisir karsi kapiyi calar, ben gelidiiim diye buyuk bir rahatlikla iceri dalar sonra saga sola nerde benim salcali ekmegim bakisi atar, az sonra buyuk bir mutlulukla kafam ebatlarinda ki ekmek dilimiyle gures tutmaya baslardim.. abla da bana asikti besbelli ki bazen ben daha gelmeden hazirlardi ekmegimi..

daha sonra o mahalleden tasindik, o mahalleden aklimda kalanlardan biri de saclali ekmegin tadi oldu.. bir gun aklima dustu yine bu tad, hemen dolabi actim surdum ekmegin uzerine salcayi.. ayni degil.. diger baska bir salca denedim.. olmadi.. anneme sordum, tarif etti, yaptim.. tutmadi.. kafayi yiycem, 11 yasinda kiz cocugunun hazirladigi guzellikte salcali ekmek hazirlayamiyorum.. hayir yine guzel guzel olmasina da ben o tadi unutmadim hic, bu tad o tad degil..

daha sonra universiteye girdim, salcali ekmeksiz yillarim gecti, sonra mezun olacagim sene yine okulda salcali ekmeksiz bir sekilde yururken birden onu gordum.. bana bakti kafasini cevirip, sonra tam onune bakacakken bi daha dondurdu basini, hatirlamisti beni.. togay merhaba dedi.. hatirladin mi beni? ben seni hic unutmadim ki diyemedim ablaya.. ogrendim ki okulda doktora yaparmis.. eh salcali ekmek yapan doktora da yapar, misal ben yapamiyorum salcali ekmek o yuzden master basvurularim bile kabul edilmiyor.. acilmis sacilmis biraz.. makyaj desem sanirsin sebnem ferah konsere cikiyor.. saclar desen cilgin atiyor, ahenkle break dance yapiyor..

kisa bir sure havadan sudan konustuk, yaninda erkek arkadasi ve bir kac kiz arkadasi daha vardi, butun kafalar 15 yil sonra birbirimizi ilk defa gordugumuz icin bize donuktu.. cesaret edipte abla sen bu salcali ekmegi nasil yapiyodun allah askina noolursun soyle diyemedim.. kisa kesip gorusuruz sonra diye ayrildim yanlarindan salcali ekmeksiz.. salcali ekmeksiz yurudum servise dogru.. haykirdim icimden: sen kaybettin kizim, o yaninda oturan sunepe kilikli herif senin yaptigin salcali ekmegi asla benim kadar sevmedi, sevemez.. herifte sevecek tip yok zaten belli.. fettucine sever o, ne bileyim lazagna sever, istakoz, havyar sever.. ama onlarin hic biri benim salcali ekmegimin masumiyetinde olamaz..

kaynak http://www.eksisozluk.com/show

30 Aralık 2011 Cuma

altı çizili satırlar - kürk mantolu madonna

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
(YKY Yayınları - Sayfa 127)

... Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.

İşte bu andan itibaren bende, hayatımın istikametine hakim olan değişme başladı. Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde bu kanaat yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulamadı; ve bugün de, aradan bu kadar uzun seneler geçtiği halde her şeyi, bilhassa cesaretimi büsbütün kırarak beni etrafımdan tamamen uzaklaştıran o anın bütün teferruatını, hatırlıyorum; o zaman kendi hakkımda verdiğim hükümlerde hata etmiş olmadığımı görüyorum...

26 Mayıs 2011 Perşembe

asırlar geçiyor hiçbir şey değişmiyor

Bazen bir şeyler düşünürken saplanıp kalıyorum. İnsan yaşlandıkça saplantıları da artıyor sanırım. Böyle zamanlarda elime bir kitap alıp farklı bir şeyler düşünmeye çalışırım. Böyle bir durumdaydım işte. Elimde kitap hatta televizyon bile açık. Televizyonda bir takım insanlar (kendilerini siyasetçi diye nitelendiriyorlar) nutuk atıyorlar filan. Zaten artık televizyonda başka bir şey de yok hani. Bu durumda kitaba odaklanmayı yeğliyorum tabi ki. O esnada şunu okuyorum;

-9-


“İstencin Özgürlüğü Öğretisinin Ortaya Çıktığı Yer” – Bir insan üzerinde tutkularının biçiminde, bir diğerinde dinleme ve itaat etme alışkanlığı bir üçüncüsünde mantıklı bilinç, bir dördüncüsünde ise kaçamaklardan hoşlanma ve cesurca keyif alma olarak durur “zorunluluk”. Bu dördünün istencinin özgürlüğü, tam da her birinin en sıkı sıkıya bağlı olduğu yerde bulunur: tıpkı ipek böceğinin, istenç özgürlüğünü tam da kozasını örmekte bulması gibi. Peki neden böyledir bu? Açıkça şundan dolayıdır ki, her biri kendini yaşam duygusunun en büyük olduğu yerde en özgür hisseder, dediğimiz gibi kâh tutkuda, kah ödevde, kah bilgide, kah yüreklilikte. Birey, kendini güçlü kılan şeyin, kendini canlandırdığını hissettiği şeyin, daima özgürlüğünün unsuru da olması gerektiğini düşünür ister istemez: bağımlılığı ve kalın kafalığı, bağımsızlığı ve yaşam duygusunu zorunlu çiftler olarak bir arada ele alır. – Burada, insanın toplumsal-siyasal alanda edindiği bir deneyim, yanlış bir biçimde, nihai metafizik alana aktarılmaktadır: orada güçlü adam aynı zamanda özgür adamdır, orada zevkin ve tutkunun canlı duygusu, umudun büyüklüğü, arzulamanın gözüpekliği, nefret etmenin güçlülüğü egemenlerin ve bağımsızların donanımıdır, öte yandan bağımlı olan, köle, ezilmiş ve ahmakça yaşar. – istencin özgürlüğü öğretisi, egemen zümrelerin bir buluşudur.

-10-

“Yeni Zincirleri Hissetmemek” – Herhangi bir şeye bağımlı olduğumuzu hissetmediğimiz sürece, kendimizi özgür sanırız: insanın ne denli gururlu ve iktidar düşkünü olduğunu gösteren yanlış bir çıkarımdır bu. Çünkü burada, alışılmış bir bağımsızlık içinde yaşadığı, bunu istisnai bir biçimde yitirdiğinde karşıt bir duyguyu hissedeceği varsayımıyla, bağımlı olduğu anda, bunu her koşulda fark etmesi ve bilmesi gerektiğini kabul eder. – Peki ya bunu tersi doğruysa: insan daima çok yönlü bir bağımlılık içinde yaşıyor, ama kendini “özgür” sanıyor, zincirin baskısını uzun bir alışkanlık sonucu artık hissetmiyorsa? Yalnızca yeni zincirlerden rahatsız olur ancak: - “istenç özgürlüğü” de yeni zincirleri hissetmemekten başka bir şey değildir aslında.

-11-

“İstenç Özgürlüğü ve Olgunun Yalıtılması” – Alışıldık eksik gözlemimiz bir görüngü grubunu tek bir şey olarak algılar ve olanları bir olgu olarak adlandırır: bu olgu ile bir diğeri arasında boş bir uzamın bulunduğunu da düşünür üstelik, her bir olguyu yalıtır. Oysa hakikatte tüm eylemlerimiz olguların ve boş ara uzamların sonucu değil, sürekli bir akıştır. Bu yüzden, istenç özgürlüğü inancı tam da sürekli, biricik, bölünmemiş, bölünemez bir akış tasarımıyla bağdaşmaz: bu inanç “her bir eylemin yalıtılmış ve bölünemez” olduğunu varsayar; isteme ve bilme alanında bir tür “atomculuktur.” – Karakterleri nasıl yanlış anlıyorsak, olgulara da aynı şeyi yaparız: aynı karakterlerden, aynı olgulardan söz ederiz: “oysa ikisi de yoktur.” Yalnızca aynı olguların var olduğuna, kademeli bir değerler düzenine karşılık düştüğüne ilişkin yanlış varsayıma dayanarak övgüde ve kınamada bulunuruz: yani yalnızca tek tek olguları değil, sözde aynı olan olgu gruplarını da (iyi, kötü, merhametli, haset eylemler vb.) yalıtırız. – her ikisinde de yanılarak. – Sözcük ve kavram, eylemlerin-grupların bu yalıtılışına inanmamızın en belirgin nedenidir: sözcükler ve kavramlarla yalnızca şeyleri “imlemekle” kalmıyor, başlangıçta onları naracılığıyla şeylerin özünü kavradığımızı da zannediyoruz. Sözcükler ve karmalar aracılığıyla şimdi bile sürekli olarak şeyleri olduklarından daha basit, birbirlerinden ayrılmış, bölünemez, her biri kendi başına ve kendisi için var olarak düşünmeye ayartılıyoruz. Dilde, ne kadar özenli olunsa da her an yeniden sökün eden felsefi bir mitoloji gizlidir; istencin özgürlüğüne, yani aynı olguların ve “yalıtılmış” olguların varlığına duyulan inancın sebatkâr bir havarisi ve avukatıdır dil.


-12-

“Temel Yanılgılar” – İnsanın, herhangi bir ruhsal hazzı ya da acıyı duyumsayabilmesi için, şu iki yanılsamadan birisine kapılmış olması gerekir: ya belli olguların, belirli duyumsamaların “eşitliğine” inanıyor olmalıdır: o zaman şimdiki durumları daha öncekilerle karşılaştırarak ve onların eşit ya da eşit olmadıklarını saptayarak (her türlü anımsamada gerçekleştiği gibi) ruhsal bir hazza ya da acıya sahip olur; “ya da istenç özgürlüğüne” inanır. Örneğin “bunu yapmamalıydım”, “bu başka türlü gerçekleşebilirdi” diye düşünür ve bundan da yine haz ya da acı duyar. Her türlü ruhsal hazda ya da acıda işbaşındaki hatalar olmasaydı, hiçbir zaman bir inanlık ortaya çıkmazdı, - insanlığın temel duygusu, insanın özgürsüzlük dünyasındaki özgür olduğu, ister iyi ister kötü davransın ölümsüz “mucize yaratıcısı”, şaşırtıcı bir istisna, hayvanüstü, handiyse-tanrı, yaratılışın anlamı, var olmaması düşünülemeyen, kozmik bilmecenin çözüm şifresi, doğanın büyük hakimi ve onun aşağılayıcısı, kendi tarihine “dünya tarihi” diyen varlık olduğu duygusudur! Vanitsa vanitatum homo*
*Hiçliklerin hiçi insandır.

Ne tesadüf ama. Yüzyıllardır hiçbir şey değişmiyor demek…