insanlığımız düşünsel açıdan gittikçe "an" ların ifade ettiği anlamlarından çok, geçmişten ve gelecekten kendisini soyutlayarak, tam manasıyla "an"ın içinde bulunabilmenin önemini kavrıyor gibi sanki. inşa ettiğimiz dünya düzeni, bizlerin ayrılmaz bir parçası olarak işleyen bir düzen sonuçta ve bu geçmişten aldığı mirasından, gelecekten doğan beklentilerinden soyutlanamaz. kaynağı ve varlık amacı da bu şüphesiz. bizler ise bu dünya düzenin bir parçası olarak düzeni mi yaşıyoruz yoksa düzeni mi yaşatıyoruz bilemeyiz. iş hayatlarımız, eğlence hayatlarımız, insan ilişkilerimiz, tüm bunların bir normali var ve bizler de normal bir birey olma yolunda kendimizi eğitiyor, bunu yaşatıyoruz. peki biz yaşıyor muyuz? yaşamak genel bir durum mudur yoksa çok özel bir durum mudur? peki hangimiz özeliz? hangimiz hayatında çok özel bir şey yapabiliyor? hangimiz nihayetinde çok özel bir hayat yaşadım diyebilecek?
aslında hepimiz kabulleniş içerisindeyiz. herkes gibi doğduk, herkes gibi yaşıyoruz ve herkes gibi öleceğiz. fakat diğer yandan aslında hepimiz biliriz ki hayat çok özeldir, bir incidir veya belki de bir inciye erişme çabasıdır. cesaretimiz yoktur sadece, bu yüzden de bunu görmezden geliriz.
hayattaki özeli bulmak için aramak, aramak için ise öncelikle bir takım şeyleri aşmak gerekir. çünkü alıgıda seçicilik vardır ve aslında aramanın mahiyeti bulmaktan daha önemlidir. düzenden, düzene uyum için yarattığımız benliğimizden soyutlanmak gibi. filmin bölümleri sanki bu aşamaları ifade ediyor gibiydi.
ve aşk... tüm anlamlardan ve kavramlardan soyutlanmış olan hayatın biriciklik hissi. hayatı rasyonel hale getirdikçe özünden saptırdığımız, rasyonel hale getirmeye çalışarak düzene uydurmaya çalıştığımız, beceremeyince de tümden reddettiğimiz o his. hepimizin şu hayatta kendini, hayatını en özel hissetiği o "an". hani çoğumuza çocukken isabet etmiş ve ömür boyu iz bırakmış olan, sonrasında bir daha karşılaşmamış olduğumuz o his. acaba biz mi karşılaşamadık? yoksa düzene uydurduğumuz benliklerimiz bu hissi inkar mı ediyor?
filmin baş karakteri bir tür uyanış ile düzen dünyasından kendini sıyırıp bu arayışa yöneliyor. varoluş arayışı genellikle anlamsız kalmaya mahkumdur. fakat film bir peşin bir kabul ile, yani bir anlam üzerinden arayışına çıkarıyor yolcusunu. izleyiciye bir cevap üzerinden sorular sorduruyor. bu anlam atfedilen kutsal kaynak ise aşk.
bizler sürekli yeniden ve yeniden başlarız. yarın yeni bir hayata başlama hedefi koyarız mesela. sonra öteler bir sonraki gün, bir sonraki hafta, ay, yıl... ve bir bakmışız hayat bitmiş.
bizler birer bulut gibiyiz şüphesiz; semadan gelip geçeceğiz.
işte bu yüzden, filmin son sahnesinin dediği gibi;
başla!
not: bu değerlendirme ekşisözlükteki knight of cups başlığında da yayımlanmıştır.
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ekim 2015 Pazar
20 Ekim 2014 Pazartesi
iki gün, bir gece ve elektriksiz evler
Film aslında üstünkörü bir şekilde kapital düzenin işsizlik ve ikramiye denen biri ceza diğeri ödül mekanizması üzerinde durmuş. Üstünkörü dememim sebebi sadece bu kısmına odaklanmış olması ve aslında bunun üzerinde dahi fazla derinleşmemesi. Bana durumu gayet objektif bir şekilde sunmuş gibi gelse de internetten baktığım yorumlarda “yönetmen öyle bir eleştiri yapmış ki kapitalizm gerçeğini tokat gibi suratımıza vurmuş” gibi şeyler de gördüm. Bu bizim tarafgirliğimizden de oluyor belki de. Kapitalizmin herhangi bir mekanizmasının olağan gerçekliğiyle yansıtılması, bu gerçekliğin tokat gibi suratımıza vurulması anlamına da geliyor ister istemez. İçerisinde yaşadığımız düzeni sindiremeden adapte oluşumuzun bizde yaratmış olduğu bir tür suçluluk psikolojisi midir nedir bu bilemiyorum. Evet hepimiz bu düzeni az çok kavrayabiliyoruz, her birimizin refahının bedelini bir başkası ödüyor bu adaletsizliği de görüyoruz, örtbas edilen ve göz önüne koyulanların ardındaki iradeden de haberdarız fakat tüm bunlara rağmen adapte olabiliyoruz işte bir şekilde. Çünkü adapte olmican da naapcan?
Film yazısı yazmayı pek beceremiyorum çünkü bağlamdan kopuyorum gördüğünüz üzere. Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de film değil herhalde, sadece kendimce denk geldiğim bir tesadüf üzerine bir şeyler yazmak istedim. Dün bu filmi izlemiştim, bugünse ödev yapabilmek için odasına bir lamba isteyen kızın hikâyesine denk geldim. Hikaye şu; okuyan, dahası okumaya bir hayli istekli görünen kızımızın evinde elektik bulunmaması sebebiyle ödevlerini hava kararmadan evvel yapmak zorunda kalması. Tesadüf dediğim şeyse ekşisözlükteki bir yorum; “bana depresyonda olduklarını anlatan, saçma sapan ve sebepsiz mutsuzluk atakları geçiren arkadaşlarıma izletmek istediğim videonun başkahramanı kızdır”
Aslında bu belki bir tesadüf dahi değil ama bana bir şeyler düşündürdü işte bir şekilde. Filmde ikramiyeye gerçekten ihtiyaç duyanlar ya depresyondaki kadın lehine oy kullandı ya da onunla yüz yüze gelmekten kaçtılar. Genellikle bu ikramiyeye aslında çok da ihtiyacı olmayanlar şiddetle reddetti. Bu açıdan filmin sonu çok manidardı. Nihayetinde kadın, yukardaki sözlük yazarının betimlediği şekilde bir profil sergilemiş olduğunun farkına vardı. Bırak hâlihazırdaki işi için mücadele etmeyi, başka bir yerde başka bir iş arama mücadelesi dahi verecek duruma geldi.
Bu sistemin belki de en büyük başarısı; insanları birbirine kırdırmak da dahil her imkanı kullanabilmesi ve sonuçta hep kazanan taraf olması. Belki de bu sistemi beslemek üzere çalıştırılanlar birer köledirler, bu açıdan depresyona girip çalışma hayatına sırt çeviren kişi masumdur. Ama diğer yandan da iş sahibi olamayan, mücadele ettiği halde kendisine fırsat tanınmayan (evinde elektriği olmayan) bireylerin böyle bir lükslerinin dahi olmaması gerçeği düşünülürse de suçludur. Kim bilir. Eh, bilip de naapcan?
Film yazısı yazmayı pek beceremiyorum çünkü bağlamdan kopuyorum gördüğünüz üzere. Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de film değil herhalde, sadece kendimce denk geldiğim bir tesadüf üzerine bir şeyler yazmak istedim. Dün bu filmi izlemiştim, bugünse ödev yapabilmek için odasına bir lamba isteyen kızın hikâyesine denk geldim. Hikaye şu; okuyan, dahası okumaya bir hayli istekli görünen kızımızın evinde elektik bulunmaması sebebiyle ödevlerini hava kararmadan evvel yapmak zorunda kalması. Tesadüf dediğim şeyse ekşisözlükteki bir yorum; “bana depresyonda olduklarını anlatan, saçma sapan ve sebepsiz mutsuzluk atakları geçiren arkadaşlarıma izletmek istediğim videonun başkahramanı kızdır”
Aslında bu belki bir tesadüf dahi değil ama bana bir şeyler düşündürdü işte bir şekilde. Filmde ikramiyeye gerçekten ihtiyaç duyanlar ya depresyondaki kadın lehine oy kullandı ya da onunla yüz yüze gelmekten kaçtılar. Genellikle bu ikramiyeye aslında çok da ihtiyacı olmayanlar şiddetle reddetti. Bu açıdan filmin sonu çok manidardı. Nihayetinde kadın, yukardaki sözlük yazarının betimlediği şekilde bir profil sergilemiş olduğunun farkına vardı. Bırak hâlihazırdaki işi için mücadele etmeyi, başka bir yerde başka bir iş arama mücadelesi dahi verecek duruma geldi.
Bu sistemin belki de en büyük başarısı; insanları birbirine kırdırmak da dahil her imkanı kullanabilmesi ve sonuçta hep kazanan taraf olması. Belki de bu sistemi beslemek üzere çalıştırılanlar birer köledirler, bu açıdan depresyona girip çalışma hayatına sırt çeviren kişi masumdur. Ama diğer yandan da iş sahibi olamayan, mücadele ettiği halde kendisine fırsat tanınmayan (evinde elektriği olmayan) bireylerin böyle bir lükslerinin dahi olmaması gerçeği düşünülürse de suçludur. Kim bilir. Eh, bilip de naapcan?
alaka kurulan:
deux jours une nuit,
iki gün bir gece,
sinema,
two days one night,
yazı
23 Mart 2014 Pazar
cafe de flore
Aslında kadın erkek ilişkileri konusunda ahkâm kesmemeyi kendime nasihat etmiştim ama bir şekilde okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ile bu konunun içerisine sürükleniyorum işte. Elbette algıda seçicilik burada belirleyici bir etken; yalnız oluşum ve bunu kanıksayıp yaşam biçimi olarak benimseyişim, diğer yandan ontolojik soru(n)larıma cevaben aradığım karşılıklar, başka hayatları gözlemleyişim, bundan da öte belki de imrenişim bir şekilde beni buna çekiyor şüphesiz. Tabi burada işin içerisinde olan, yaşayıp tecrübe etmiş birisi olarak değil de sadece dışarıdan gözlemlemiş birisi olarak değerlendirmem umarım kabul görür. Yoksa inanın ben de hiç haddime olduğunu düşünmüyorum yani.
Cafe de flore, favori filmlerimden olan c.r.a.z.y.'nin yapımcısı Jean-Marc Vallée filmi. C.r.a.z.y.’nin bana düşündürdüklerini bir gün ifade etmeye çalışabilirim belki ama bu bir hayli zorlar, o yüzden ertelemeye devam bakalım şimdilik. Cafe de flore ise giriş kısmında saçmaladıklarımdan da anlaşılacağı üzere kadın erkek ilişkisi üzerine kurulu bir film. Fakat bunu ruh eşi kavramından ve bu kavramın da kökenini oluşturduğunu düşündüğüm annelik içgüdüsünden hareketle değişik bir boyutta ele almış. Bir hayli etkilendiğimi söylebilirim.
Müzik yine c.r.a.z.y.’de olduğu gibi filmin merkezinde yer almış. C.r.a.z.y. için bunu düşünmemiştim ama özellikle bu filmde yönetmenin; müziğin anı yaşamak, diğer bir ifade ile carpe diem kavramı ile yakından ilişkili olduğunu vurgulamaya çalıştığını söyleyebilirim. Müzik dinlemek tam da şimdiki zamanın içinde olmak demektir. Ne geçmişte, ne de gelecekte, tam o anda olmak. Parçanın içerisinde ezgilerin değişimi, o parçanın süreci içerisinde müdahale edilemez bir değişimdir. Mesela o pek sevdiğimiz parçanın giriş kısmı parçayı çalmaya başladığımızda başlar ve biteceği yerde biter; solo kısmı mesela 3. dakikadaysa o dakika çalacaktır ve bitmesi gerektiği zaman bitecektir. Bizler sadece dinleyici olarak o anın içerisinde oluruz. Sartre'ın Bulantı kitabında da buna benzer bir benzetme vardı yanılmıyorsam.
Peki hayatta ne kadar böyle yaşarız? “Şimdi”mizi, “şu an”ımızı bir müzik parçası gibi yaşayabilir miyiz? Pek yaşayanımız yoktur herhalde. Çünkü bizlere seçim şansı verilmiştir. Şu anımızı yaşamanın bizim seçimlerimizle ilişkili olduğu kanıksamışızdır bir kere. Bir müzik parçasındaki solonun 3. dakikada girmesi gibi bizim dışımızda bir kesinlikle değil de bizim seçimlerimiz doğrultusunda istersek 1. dakikada başlatabileceğimiz, istersek 5. dakikada başlatabileceğimiz sanrısı gibi. Diğer yandan seçimlerimiz geçmişten elde edilen tecrübenin geleceğe yansıtılma sanatı gibi düşünülebilir. Arada “şimdi”, “şu an” atlanarak tabi.
Burada çocukluk ve yetişkinlik kavramlarına değinilebilir. Çocuklar şüphesiz ki sürekli olarak şimdiki zamandan bahseden, “şu an”ın içinde bulunan varlıklardır ve bu konuda yetişkinlerle sürekli bir çatışma halindedirler. Yetişkinler, özellikle de anneler, çocuğu sürekli başına buyruk olmaktan alıkoyar, sürekli onun geleceğini güvence altına almak zorunda hisseder kendini. Adeta hayattaki misyonu buymuş gibidir.
Jacqueline, down sendromlu bir çocuğun annesi olarak annelik içgüdüsünün güçlü bir temsilcisidir filmde. Çocuğunun doğumundan sonra down sendromu açığa çıkınca kocası onu terk eder. Çünkü erkeklerde çocuklarına -veya herhangi bir şeye- karşı böylesi güçlü bir aidiyet yoktur, onlar kaçıp kendi hayatını yaşamayı seçerler, başka birisinin hayatı için kendi hayatlarından herhangi bir feragatta bulunmazlar. Ama kadının güçlü annelik aidiyeti bunu kabul etmez ve tüm hayatını kilisede ettiği yemin ile çocuğuna bağışlar.
Carole ise diğer annelik içgüdüsünün temsilcisidir. Hatta o kadar ki filmin sonunda Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğu filan ortaya çıkacaktır. Corole ile Antonie çocukluklarından beri birlikte olup, iki de çocuk yaparak hayatlarını birleştirmişlerdir. Beraber büyümüşler ve hep birbirlerinin ruh eşi olduğuna inanmışlardır. Fakat adam bu inancı bir yerde kaybederek ruh eşi kavramını sorgular. Ve sonuçta Carole'u sarışın güzel Rose’u tercih ederek terk eder.
Carole ile Jacqueline sürekli kitap okurlar mesela. Sürekli her şeyi bilmek, geleceği sağlama almak üzere farkındalık sağlamak peşindedirler. İkisi de şimdiki zamanından vazgeçmiş ve hayatlarını birisine adamış annelerdir. Antonie ve down sendromlu çocuğumuz ise geçmişten ve gelecekten nispeten kendini soyutlamış, ortak noktası müzik dinlemek olan ve şimdiyi, şu anı yaşayan erkeklerdir.
Kadınların uzun süren evliliklerde, belki de erkekleri ellerinde tutmak için annelik içgüdülerini devreye soktukları bilinir. Her işin kontrolünü ele alan, erkeğe güvenli bir gelecek sunan, onun yerine seçimler yapan bir anne rolünden bahsediyorum. Bunu etrafımızda da gözlemleyebiliriz. Erkekler şüphesiz kadınlara kıyasla, özellikle gündelik yaşam pratikleri açısından değerlendirildiğinde bir hayli gerizekalı kalırlar. Birçok erkeğin kendisini eşine teslim edip ömrünü tamamladığı bilinir. Hatta karısı öldükten kısa bir süre sonra sebepsizce ölen yaşlı amca örnekleri filan vardır. Bu tıpkı küçük bir bebekken anneye olan muhtaçlığın yansıması gibi düşünülebilir.
Antonie ise bu kadere meydan okur ve 20 yıllık eşini terk ederek Rose ile yaşam kurar. O bir müzisyendir, müziği hisseden ve hayatını tıpkı müzik gibi yaşamak isteyen bir adamdır. O anı yaşamayı becerebilen ender insanlardandır. Bu açıdan o bir çocuk gibidir. Tıpkı çocuklar gibi sürekli şimdiden bahsedip durur. Tıpkı bir çocuk gibi başaramadığı ufak şeylere sinirlenir.
Ayrıldıktan sonra Carole Antonie’yi kendisini terk eden yaramaz çocuk olarak konumlandırmıştır. Bir gün bu yaramazlıktan vazgeçip kendisine döneceğine inanır. Fakat bu gerçekleşmeyince boşluğa düşer. Hayatına sürekli yeni anlamlar katmaya çalışsa da bunu başaramaz. Bir şeyler okur, rüyalarını yorumlar, incik boncuk işlerine sarar filan. En sonunda bir medyuma giderek Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğuna inanır. Paralel hayatındaki Jacqueline, kendini sarışın bir kız için terk eden oğlunu affetmez ve acı bir şekilde hepsini öldürür. Buna rüyalarında tanıklık etmiş olan Carole ise durumdan kendine vazife çıkararak, tabi annelik içgüdüsünden de vazgeçmeyip Antonie’nin yaramazlığını kabul eder. Antonie onun çocuğu gibidir, Rose ise olsa olsa gelini. O yine hayatını Antonie ve iki çocuğuna adamıştır ve kendi hayatından feragat etmiştir.
Aslında o kadar çok imge var ki filmde hiçbirine değinemedim. Mesela sualtı sahneleri iyiydi. İnsan sualtına daldığında, o anın içinde bulunduğunu çok güçlü hisseder. İki sevgilinin sualtına girip birbirlerine sarılmaları da, o anlarına sarılıp korumak olarak belki ifade edilebilir. Ya da ben salladım oldu işte :) Belki yetişkin bir erkek ile down sendromlu bir çocuk arasında paralellik kurarak da geniş anlamda bir mesaj vermek istemiştir. Neyse fazla da sallamadan kesmekte fayda var kimse okumaz bu kadar uzun yazıyı zaten.
Cafe de flore, favori filmlerimden olan c.r.a.z.y.'nin yapımcısı Jean-Marc Vallée filmi. C.r.a.z.y.’nin bana düşündürdüklerini bir gün ifade etmeye çalışabilirim belki ama bu bir hayli zorlar, o yüzden ertelemeye devam bakalım şimdilik. Cafe de flore ise giriş kısmında saçmaladıklarımdan da anlaşılacağı üzere kadın erkek ilişkisi üzerine kurulu bir film. Fakat bunu ruh eşi kavramından ve bu kavramın da kökenini oluşturduğunu düşündüğüm annelik içgüdüsünden hareketle değişik bir boyutta ele almış. Bir hayli etkilendiğimi söylebilirim.
Müzik yine c.r.a.z.y.’de olduğu gibi filmin merkezinde yer almış. C.r.a.z.y. için bunu düşünmemiştim ama özellikle bu filmde yönetmenin; müziğin anı yaşamak, diğer bir ifade ile carpe diem kavramı ile yakından ilişkili olduğunu vurgulamaya çalıştığını söyleyebilirim. Müzik dinlemek tam da şimdiki zamanın içinde olmak demektir. Ne geçmişte, ne de gelecekte, tam o anda olmak. Parçanın içerisinde ezgilerin değişimi, o parçanın süreci içerisinde müdahale edilemez bir değişimdir. Mesela o pek sevdiğimiz parçanın giriş kısmı parçayı çalmaya başladığımızda başlar ve biteceği yerde biter; solo kısmı mesela 3. dakikadaysa o dakika çalacaktır ve bitmesi gerektiği zaman bitecektir. Bizler sadece dinleyici olarak o anın içerisinde oluruz. Sartre'ın Bulantı kitabında da buna benzer bir benzetme vardı yanılmıyorsam.
Peki hayatta ne kadar böyle yaşarız? “Şimdi”mizi, “şu an”ımızı bir müzik parçası gibi yaşayabilir miyiz? Pek yaşayanımız yoktur herhalde. Çünkü bizlere seçim şansı verilmiştir. Şu anımızı yaşamanın bizim seçimlerimizle ilişkili olduğu kanıksamışızdır bir kere. Bir müzik parçasındaki solonun 3. dakikada girmesi gibi bizim dışımızda bir kesinlikle değil de bizim seçimlerimiz doğrultusunda istersek 1. dakikada başlatabileceğimiz, istersek 5. dakikada başlatabileceğimiz sanrısı gibi. Diğer yandan seçimlerimiz geçmişten elde edilen tecrübenin geleceğe yansıtılma sanatı gibi düşünülebilir. Arada “şimdi”, “şu an” atlanarak tabi.
Burada çocukluk ve yetişkinlik kavramlarına değinilebilir. Çocuklar şüphesiz ki sürekli olarak şimdiki zamandan bahseden, “şu an”ın içinde bulunan varlıklardır ve bu konuda yetişkinlerle sürekli bir çatışma halindedirler. Yetişkinler, özellikle de anneler, çocuğu sürekli başına buyruk olmaktan alıkoyar, sürekli onun geleceğini güvence altına almak zorunda hisseder kendini. Adeta hayattaki misyonu buymuş gibidir.
Jacqueline, down sendromlu bir çocuğun annesi olarak annelik içgüdüsünün güçlü bir temsilcisidir filmde. Çocuğunun doğumundan sonra down sendromu açığa çıkınca kocası onu terk eder. Çünkü erkeklerde çocuklarına -veya herhangi bir şeye- karşı böylesi güçlü bir aidiyet yoktur, onlar kaçıp kendi hayatını yaşamayı seçerler, başka birisinin hayatı için kendi hayatlarından herhangi bir feragatta bulunmazlar. Ama kadının güçlü annelik aidiyeti bunu kabul etmez ve tüm hayatını kilisede ettiği yemin ile çocuğuna bağışlar.
Carole ise diğer annelik içgüdüsünün temsilcisidir. Hatta o kadar ki filmin sonunda Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğu filan ortaya çıkacaktır. Corole ile Antonie çocukluklarından beri birlikte olup, iki de çocuk yaparak hayatlarını birleştirmişlerdir. Beraber büyümüşler ve hep birbirlerinin ruh eşi olduğuna inanmışlardır. Fakat adam bu inancı bir yerde kaybederek ruh eşi kavramını sorgular. Ve sonuçta Carole'u sarışın güzel Rose’u tercih ederek terk eder.
Carole ile Jacqueline sürekli kitap okurlar mesela. Sürekli her şeyi bilmek, geleceği sağlama almak üzere farkındalık sağlamak peşindedirler. İkisi de şimdiki zamanından vazgeçmiş ve hayatlarını birisine adamış annelerdir. Antonie ve down sendromlu çocuğumuz ise geçmişten ve gelecekten nispeten kendini soyutlamış, ortak noktası müzik dinlemek olan ve şimdiyi, şu anı yaşayan erkeklerdir.
Kadınların uzun süren evliliklerde, belki de erkekleri ellerinde tutmak için annelik içgüdülerini devreye soktukları bilinir. Her işin kontrolünü ele alan, erkeğe güvenli bir gelecek sunan, onun yerine seçimler yapan bir anne rolünden bahsediyorum. Bunu etrafımızda da gözlemleyebiliriz. Erkekler şüphesiz kadınlara kıyasla, özellikle gündelik yaşam pratikleri açısından değerlendirildiğinde bir hayli gerizekalı kalırlar. Birçok erkeğin kendisini eşine teslim edip ömrünü tamamladığı bilinir. Hatta karısı öldükten kısa bir süre sonra sebepsizce ölen yaşlı amca örnekleri filan vardır. Bu tıpkı küçük bir bebekken anneye olan muhtaçlığın yansıması gibi düşünülebilir.
Antonie ise bu kadere meydan okur ve 20 yıllık eşini terk ederek Rose ile yaşam kurar. O bir müzisyendir, müziği hisseden ve hayatını tıpkı müzik gibi yaşamak isteyen bir adamdır. O anı yaşamayı becerebilen ender insanlardandır. Bu açıdan o bir çocuk gibidir. Tıpkı çocuklar gibi sürekli şimdiden bahsedip durur. Tıpkı bir çocuk gibi başaramadığı ufak şeylere sinirlenir.
Ayrıldıktan sonra Carole Antonie’yi kendisini terk eden yaramaz çocuk olarak konumlandırmıştır. Bir gün bu yaramazlıktan vazgeçip kendisine döneceğine inanır. Fakat bu gerçekleşmeyince boşluğa düşer. Hayatına sürekli yeni anlamlar katmaya çalışsa da bunu başaramaz. Bir şeyler okur, rüyalarını yorumlar, incik boncuk işlerine sarar filan. En sonunda bir medyuma giderek Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğuna inanır. Paralel hayatındaki Jacqueline, kendini sarışın bir kız için terk eden oğlunu affetmez ve acı bir şekilde hepsini öldürür. Buna rüyalarında tanıklık etmiş olan Carole ise durumdan kendine vazife çıkararak, tabi annelik içgüdüsünden de vazgeçmeyip Antonie’nin yaramazlığını kabul eder. Antonie onun çocuğu gibidir, Rose ise olsa olsa gelini. O yine hayatını Antonie ve iki çocuğuna adamıştır ve kendi hayatından feragat etmiştir.
Aslında o kadar çok imge var ki filmde hiçbirine değinemedim. Mesela sualtı sahneleri iyiydi. İnsan sualtına daldığında, o anın içinde bulunduğunu çok güçlü hisseder. İki sevgilinin sualtına girip birbirlerine sarılmaları da, o anlarına sarılıp korumak olarak belki ifade edilebilir. Ya da ben salladım oldu işte :) Belki yetişkin bir erkek ile down sendromlu bir çocuk arasında paralellik kurarak da geniş anlamda bir mesaj vermek istemiştir. Neyse fazla da sallamadan kesmekte fayda var kimse okumaz bu kadar uzun yazıyı zaten.
alaka kurulan:
c.r.a.z.y.,
cafe de flore,
crazy,
jean marc vallee,
jean-marc vallée,
ruh eşim,
sinema
11 Ocak 2014 Cumartesi
poetry (shi)
Güleç yüzlü, rengârenk giyinen yaşlı bir kadın, zamana meydan okurcasına, kendinden ve çevresinden yitip gidenleri değil de yeşeren güzellikleri tasvire girişir ve şiir yazmaya karar verir. Sürekli kelimeleri unutan bir alzheimer hastasının şiir yazma serüveni bu ironiyi perçinler şüphesiz. Fakat bu meydan okuma serüveni, intihar eden küçük bir kızın hayatıyla kesişince yön değiştirir. O sürekli çevresindeki güzellikleri tasvir etmeye çalışırken ortada büyük bir acı gerçek vardır çünkü. Kendini keşif süreci başka bir kapıya, bu gerçekliğe dayanır artık. Herkes bu gerçekliği unutturmaya çalışsa da o alzheimerlı haliyle bu unutuluşa meydan okur bu sefer. Sürekli denemesine rağmen hiçbir zaman bir şiir yazamayacağını düşünür. Çünkü gönlündeki güzelliklere gölge düşürmüştür artık. Gönlünden kelimeler dökülemez bir türlü. Kendini en güzel hissettiği zamanı anlatırken ağlar mesela. Çünkü bu küçük kız tam da o yaşlarda canına kıymıştır.
Şiir yazmak öyle parasını verip kursta öğrenebilecek bir yeti değildir sözüm ona. Tıpkı canına kıymış bir kızın kefaretinin parayla ödenemeyeceği gibi. Sonuçta kursta tek bir kişi bile şiir yazamaz. Diğer yandan yaşlı kadın torununu ihbar ederek kendi payına düşen kefareti öder. Kursta tek şiir yazan da kendisi olmuştur. Gönlünden kelimeler ancak bu küçük kızın şarkısı olarak çıkabilmiştir.
alaka kurulan:
chang-dong lee,
kore sineması,
poetry,
shi,
sinema
7 Aralık 2013 Cumartesi
pieta
Pieta aylardır bilgisayarımda duran fakat bir türlü izlemeye kıyamadığım bir filmdi. Ben ki ara ara sırf doyurucu bir film izlemek istediğimde, herhangi bir kim ki duk filmi açıp tekrar tekrar izlerim. Pieta izlemediğim tek kim ki duk filmi olarak bir süre dursun istedim. Ayrıca izlemek için ona güzel bir zamanımı ayırmayı tasarlamıştım. Ne bileyim akşam işten çıkıp eve geldiğimde izlersem yazık olurdu. Neyse ki bugün güzel bir uyku sonrası öğlenin bir vaktinde uyanıp kuruldum karşısına.
Aslında beklediğimden çok farklı bir film çıktığını söyleyebilirim. Şu an duygusal manada darmadağın bir haldeyim, kafamda ucu birbirinden bağımsız birçok imge var. Kim ki duk sağ olsun fena halde üzdü beni. Şu durumda sıcağı sıcağına hakkında bir şeyler yazmanın da pek sağlıklı olmadığını biliyorum. Ama daha sonra hakkında bir şey yazmaya üşeneceğimi de biliyorum.
Kim ki duk da rahatsız edici yönetmenler kervanına mı katıldı sorusunu sordurtan cinstendi. Önceki filmlerini şöyle bir düşündüğümde, genel itibariyle her biri gayet naif, gayet dingin bir anlatım ve kurguya sahip, fakat verdiği mesajlar açısında da etkileyici filmlerdi. Fakat bu filmin anlatımı da kurgusu da çok rahatsız edici cinsten. Diş gıcırdatan ağır sahneleri var ve hikâye sona doğru iyice tırmandırıp en sonunda tepeden aşağı atıyor izleyiciyi.
Tesadüf ya en son izlediğim kore filmi olan breathless ile pieta şiddet ve aile dramı konusu açısından birbirlerinin devamı gibi oldu. İkisinde de aile dramı neticesinde psikopat olmuş bir adam başrolde. Hatta o kadar ki iki filmde de bu psikopatlar tefeciden alınan borçları tahsil etmek işi ile meşguller. Breathless’de döverek tahsilat söz konusuydu ama bunda daha da ağır bir şekilde insanları sakat bırakıp alacakları sigortadan tahsil etme acımasızlığı var. Kore’de böyle bir sıkıntı var demek ki, bizde de bir dönem olduğu gibi... Belki hala da vardır tabi.
Ama bu film kim ki duk filmi olduğundan kıyas kabul etmez benim nazarımda. Her ne kadar üslubu değiştirmiş olsa da baki kalan şeyler var çünkü. Mesela olay örgüsü, kullanılan imgeler gibi.
Bazen düşünürüm; mesela büyükşehirlerde kurulu organize sanayi bölgelerinde irili ufaklı binlerce atölye vardır ve buralarda insanlar para kazanarak hayat kurarlar. Sabahtan akşama kadar aynı tezgâhta ömür çürüterek karşılığında huzurlu bir yuva inşa etmeye çalışırlar. Bu yuvada bir çocuk büyür, daha sonra da o ileride aynı şekilde yuva kurar. Filmde de görüldüğü üzere, mesela ömrünü bir tezgâhta tüketip de yuva kuramayanlar da vardır ki o da intihar etti zaten.
Tüm bu hayat tezgâhının enerjisi paradır neticede. Ama bir de borçlanma imkânı sunulur ya hani. Bir nevi bugün için gelecekten gün çalmak misali. Bazı hayatların geleceği yoktur aslında, aynı tezgâhta hayat tüketmek üzere programlanmasına rağmen olmayan gelecekten gün çalmaya kalkışabilirler. Tabi sistem bunları fena halde cezalandırmaktan geri kalmayacaktır. Ne yuvalar bozulur, ne hayatlar harcanır bu yüzden. Tam da burada insanlık sorgulanabilir işte. Para metasının harcanabilir bir değerden öte insanların hayatlarını harcayan korkunç tarafı düşünülürse.
İnsanlık demişken; hepimizin sağlıklı bir çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği için, kolektif bilinçdışı terazisiyle vicdan oluşumu için, para gibi somut bir şeyin, öznel tüm değerlerin tosladığı nesnel bir duvar görevi görmesine ne demeli? Bir çocuk annesiz büyürse mesela bu öznel durumu toplum nasıl göğüsler ve onu nasıl kendisine kazandırabilir? Herkesin para peşinde koştuğu hayat koşturmacası elbette onu yalnız bırakacaktır. Herkes tezgahında kendi yuvasını ayakta tutmaya yetebilecektir. Peki öyleyse ona bu para düzeninde nasıl bir rol biçilebilir? Tabii ki de psikopatlık. İnsanları sakat bırakarak para tahsil eden, fakirden alıp zengine vermek misyonu yüklenilmiş ekonomik birim olur. Hepimiz bir ekonomik birimiz bu sistemde değil mi? Parayla ölçmediğimiz ne kaldı ki insanlığımız kalsın.
Ama tüm bu acımasızlıkları, toplumun göğüsleyemediği her ne varsa göğüsleyecek annelik olgusu da vardır. Bir anne bu para düzenine kurban verdiği oğlunun intikamını nasıl alabilir? Para karşılığı bir silah alıp oğlunun katilini öldürerek mi? Ama böyle olmaz. Öylesine bir intikam alır ki hani bu kendi bireysel intikamından çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü onun için ölüm sadece yakınlarına hissettirdiğiyle acımasızlıktır, yoksa kendisinin de dediği gibi; ölmek nedir ki? Ölümden beteri de vardır ve aslında şu hayat tezgâhlarında tükenenler ölümden beter bir yaşamı sürdürmektedir.
Annesiz bir vicdansıza önce anne olur sonra da ona vicdan kazandırır. Ama en sonunda öylesi bir intikam alır ki; annesini (yani kendini) öldürerek onu vicdanıyla baş başa bırakır, ölümden beter olan o duruma sokar. Sonunda o da bu duruma dayanamayıp oğlu gibi yine bir kanca vasıtasıyla intihar eder.
Çok acayip bir filmdi yani bu kadar şey yazıp da hala giriş dahi yapamadığımı hissediyorum. Ama burada bırakacağım yoruldum.
Aslında beklediğimden çok farklı bir film çıktığını söyleyebilirim. Şu an duygusal manada darmadağın bir haldeyim, kafamda ucu birbirinden bağımsız birçok imge var. Kim ki duk sağ olsun fena halde üzdü beni. Şu durumda sıcağı sıcağına hakkında bir şeyler yazmanın da pek sağlıklı olmadığını biliyorum. Ama daha sonra hakkında bir şey yazmaya üşeneceğimi de biliyorum.
Kim ki duk da rahatsız edici yönetmenler kervanına mı katıldı sorusunu sordurtan cinstendi. Önceki filmlerini şöyle bir düşündüğümde, genel itibariyle her biri gayet naif, gayet dingin bir anlatım ve kurguya sahip, fakat verdiği mesajlar açısında da etkileyici filmlerdi. Fakat bu filmin anlatımı da kurgusu da çok rahatsız edici cinsten. Diş gıcırdatan ağır sahneleri var ve hikâye sona doğru iyice tırmandırıp en sonunda tepeden aşağı atıyor izleyiciyi.
Tesadüf ya en son izlediğim kore filmi olan breathless ile pieta şiddet ve aile dramı konusu açısından birbirlerinin devamı gibi oldu. İkisinde de aile dramı neticesinde psikopat olmuş bir adam başrolde. Hatta o kadar ki iki filmde de bu psikopatlar tefeciden alınan borçları tahsil etmek işi ile meşguller. Breathless’de döverek tahsilat söz konusuydu ama bunda daha da ağır bir şekilde insanları sakat bırakıp alacakları sigortadan tahsil etme acımasızlığı var. Kore’de böyle bir sıkıntı var demek ki, bizde de bir dönem olduğu gibi... Belki hala da vardır tabi.
Ama bu film kim ki duk filmi olduğundan kıyas kabul etmez benim nazarımda. Her ne kadar üslubu değiştirmiş olsa da baki kalan şeyler var çünkü. Mesela olay örgüsü, kullanılan imgeler gibi.
Bazen düşünürüm; mesela büyükşehirlerde kurulu organize sanayi bölgelerinde irili ufaklı binlerce atölye vardır ve buralarda insanlar para kazanarak hayat kurarlar. Sabahtan akşama kadar aynı tezgâhta ömür çürüterek karşılığında huzurlu bir yuva inşa etmeye çalışırlar. Bu yuvada bir çocuk büyür, daha sonra da o ileride aynı şekilde yuva kurar. Filmde de görüldüğü üzere, mesela ömrünü bir tezgâhta tüketip de yuva kuramayanlar da vardır ki o da intihar etti zaten.
Tüm bu hayat tezgâhının enerjisi paradır neticede. Ama bir de borçlanma imkânı sunulur ya hani. Bir nevi bugün için gelecekten gün çalmak misali. Bazı hayatların geleceği yoktur aslında, aynı tezgâhta hayat tüketmek üzere programlanmasına rağmen olmayan gelecekten gün çalmaya kalkışabilirler. Tabi sistem bunları fena halde cezalandırmaktan geri kalmayacaktır. Ne yuvalar bozulur, ne hayatlar harcanır bu yüzden. Tam da burada insanlık sorgulanabilir işte. Para metasının harcanabilir bir değerden öte insanların hayatlarını harcayan korkunç tarafı düşünülürse.
İnsanlık demişken; hepimizin sağlıklı bir çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği için, kolektif bilinçdışı terazisiyle vicdan oluşumu için, para gibi somut bir şeyin, öznel tüm değerlerin tosladığı nesnel bir duvar görevi görmesine ne demeli? Bir çocuk annesiz büyürse mesela bu öznel durumu toplum nasıl göğüsler ve onu nasıl kendisine kazandırabilir? Herkesin para peşinde koştuğu hayat koşturmacası elbette onu yalnız bırakacaktır. Herkes tezgahında kendi yuvasını ayakta tutmaya yetebilecektir. Peki öyleyse ona bu para düzeninde nasıl bir rol biçilebilir? Tabii ki de psikopatlık. İnsanları sakat bırakarak para tahsil eden, fakirden alıp zengine vermek misyonu yüklenilmiş ekonomik birim olur. Hepimiz bir ekonomik birimiz bu sistemde değil mi? Parayla ölçmediğimiz ne kaldı ki insanlığımız kalsın.
Ama tüm bu acımasızlıkları, toplumun göğüsleyemediği her ne varsa göğüsleyecek annelik olgusu da vardır. Bir anne bu para düzenine kurban verdiği oğlunun intikamını nasıl alabilir? Para karşılığı bir silah alıp oğlunun katilini öldürerek mi? Ama böyle olmaz. Öylesine bir intikam alır ki hani bu kendi bireysel intikamından çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü onun için ölüm sadece yakınlarına hissettirdiğiyle acımasızlıktır, yoksa kendisinin de dediği gibi; ölmek nedir ki? Ölümden beteri de vardır ve aslında şu hayat tezgâhlarında tükenenler ölümden beter bir yaşamı sürdürmektedir.
Annesiz bir vicdansıza önce anne olur sonra da ona vicdan kazandırır. Ama en sonunda öylesi bir intikam alır ki; annesini (yani kendini) öldürerek onu vicdanıyla baş başa bırakır, ölümden beter olan o duruma sokar. Sonunda o da bu duruma dayanamayıp oğlu gibi yine bir kanca vasıtasıyla intihar eder.
Çok acayip bir filmdi yani bu kadar şey yazıp da hala giriş dahi yapamadığımı hissediyorum. Ama burada bırakacağım yoruldum.
alaka kurulan:
kim ki duk,
kore sineması,
pieta,
sinema
1 Aralık 2013 Pazar
the broken circle breakdown
Zıt karakterde insanların birbirlerine aşık olması meselesi eskiden beri kafamı kurcalamıştır. Sonraları Nietzsche’nin bu konu hakkında denk geldiğim bir yazısı ile bende hafiften anlam kazanmıştı aslında. Fakat belki de bu konuda denk gelmiş olduğum tek düşünce olduğu için kendimi inandırmış da olabilirim. Alıntılamam için kitaptan bulmam gerek ki bu zor bir iş. Genel olarak düşünce; aşkın iki insan arasındaki uzaklıkları sevinç yoluyla aşmak üzere açığa çıkan bir his olduğuydu. Takdir edersiniz ki bu uzaklık arttıkça aşılacak mesafe de artacağı, belki böylece daha uzun bu hissin duyulabileceği sonucu dahi çıkartılabilir. İki insanın birbirini tamamlaması olarak da tanımlanır keza. Farklılıkların olduğu yerde de tamamlanacak çok şey var demektir. Ama genel kanıya göre birbirine yakın insanların âşık olabileceği, ortak noktası olan insanların paylaşacak çok şeyi olacağı şeklinde bir değerlendirme söz konusudur. Fakat çevremizdeki bunun aksine örneklere sıkça rastlarız. Diğer yandan yük olarak da addedebileceğimiz "kendi"ni, daha açık ifadeyle egoyu karşı cinse karşı geliştirilen bu tuhaf his ile birlikte bir köşeye bırakma durumu söz konusu. Tabi bu kişi ne kadar bizden başka bir pencereden bakıyorsa o kadar bu fonksiyon işlerlik kazanabilir.
Uzun bir giriş oldu ama umarım filmle bağlayarak hakkını verebilirim. Filmde zaten adı üstünde, çemberin anlattığı çok şey olduğunu düşünüyorum. Çemberin genel kanıya göre çağrıştırdığı döngüsellik ve kırık çemberin de şüphesiz bu döngüselliğin kesilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Bağlamak gerekirse, farklı karakterde insanların birbirlerini tamamlaması bir tür çember gibidir. Bu öylesi ince bir çemberdir ki her an bir yerinden kırılıp dengenin altüst olabileceği, döngünün bir anda kesilebileceği endişesini de barındırır. İşte bu başlı başına bir aşk meselesi gibidir. Bu dengeyi sağlamak, bu yapıyı ayakta tutabilmek sahiden de aşkı daha da zor kılar ve şüphesiz daha da bir görkem kazandırır. Aşk görkem ister, o herkes için biricik histir.
Filmdeki iki karakter arasındaki zıtlıkları sanırım saymama gerek yok, o kadar çok ki. Hayat görüşlerinde ayrı düştükleri noktalar filmdeki ana diyalogları oluşturuyor zaten. Ama bu çemberi böylece kurmuşlardı. Tıpkı etrafımızda gözlemlediğimiz diğer benzerleri gibi. Fakat çocuğun ölmesinin çemberi dışsal bir faktör olarak kırdığı söylenebilir. Döngüsellik artık sona ermiş oluyor böylece. Tabi bunun çok ağır bir kırılma olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir etken de olabilirdi, bunun pek bir önemi yok. Film zaten biraz da bundan sonra anlatmak istediğini anlatıyor gibi. Mesela “hastalıkta ve sağlıkta, ölünceye dek” mesajı göz önünde bulundurulursa, bu yeminin, her ne olursa olsun birlikte olabilmenin bir teminatı olması adına söylendiği düşünülebilir. Tabi burada neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğu da sorgulanabilir. Bu ihtiyaca şöyle gerek olabilir ki; bunu birbirlerine söylemeleri yarı yarıya kendilerine de söylemeleri anlamına geliyor. Bu kırılma noktasından sonra ise artık hem kendilerine karşı hem de birbirlerine karşı başka söylemler açığa çıkıyor. Film buradan sonra adeta birbirlerinin yüzlerine kusmalarıyla devam ediyor. Artık ikisinin arasındaki içsel faktörlere yöneliyor ve bu kısmıyla ayrı düştükleri düşüncelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Çember denge ister, eğer o bir kez kırılırsa geri kalan kısımlarını da yok edinceye kadar her şeyi geri sarmaya başlar.
Diğer yandan anlatımda da bir döngüsellik söz konusu. İki zaman çizgisinde ilerleyip çemberin kırıldığı noktada birbirine kavuşması gibi.
Aslında film birçok şey anlatıyor tabi ama ben kendimce daha önem verip anlam bulduğum bu kısmı üzerinde durmak istedim. İyi mi yaptım bilemiyorum.
Diğer yandan bluegrass’ın ne hoş bir müzik olduğunu da keşfetmeme vesile oldu. Bilakis belçika bluegrass'ı diye bişey varmış yani. Araştırıp bişeyler bulacağım. Sanırım filmde oynayanlar müzikleri gerçekten kendileri yapıyorlarmış. Hatta konser dahi veriyorlar galiba; http://www.thebrokencirclebreakdown.be/en/music/concert Aktif müzisyenler yani.
Son olarak film tavsiyesi için negatife de buradan selam olsun.
Uzun bir giriş oldu ama umarım filmle bağlayarak hakkını verebilirim. Filmde zaten adı üstünde, çemberin anlattığı çok şey olduğunu düşünüyorum. Çemberin genel kanıya göre çağrıştırdığı döngüsellik ve kırık çemberin de şüphesiz bu döngüselliğin kesilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Bağlamak gerekirse, farklı karakterde insanların birbirlerini tamamlaması bir tür çember gibidir. Bu öylesi ince bir çemberdir ki her an bir yerinden kırılıp dengenin altüst olabileceği, döngünün bir anda kesilebileceği endişesini de barındırır. İşte bu başlı başına bir aşk meselesi gibidir. Bu dengeyi sağlamak, bu yapıyı ayakta tutabilmek sahiden de aşkı daha da zor kılar ve şüphesiz daha da bir görkem kazandırır. Aşk görkem ister, o herkes için biricik histir.
Filmdeki iki karakter arasındaki zıtlıkları sanırım saymama gerek yok, o kadar çok ki. Hayat görüşlerinde ayrı düştükleri noktalar filmdeki ana diyalogları oluşturuyor zaten. Ama bu çemberi böylece kurmuşlardı. Tıpkı etrafımızda gözlemlediğimiz diğer benzerleri gibi. Fakat çocuğun ölmesinin çemberi dışsal bir faktör olarak kırdığı söylenebilir. Döngüsellik artık sona ermiş oluyor böylece. Tabi bunun çok ağır bir kırılma olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir etken de olabilirdi, bunun pek bir önemi yok. Film zaten biraz da bundan sonra anlatmak istediğini anlatıyor gibi. Mesela “hastalıkta ve sağlıkta, ölünceye dek” mesajı göz önünde bulundurulursa, bu yeminin, her ne olursa olsun birlikte olabilmenin bir teminatı olması adına söylendiği düşünülebilir. Tabi burada neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğu da sorgulanabilir. Bu ihtiyaca şöyle gerek olabilir ki; bunu birbirlerine söylemeleri yarı yarıya kendilerine de söylemeleri anlamına geliyor. Bu kırılma noktasından sonra ise artık hem kendilerine karşı hem de birbirlerine karşı başka söylemler açığa çıkıyor. Film buradan sonra adeta birbirlerinin yüzlerine kusmalarıyla devam ediyor. Artık ikisinin arasındaki içsel faktörlere yöneliyor ve bu kısmıyla ayrı düştükleri düşüncelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Çember denge ister, eğer o bir kez kırılırsa geri kalan kısımlarını da yok edinceye kadar her şeyi geri sarmaya başlar.
Diğer yandan anlatımda da bir döngüsellik söz konusu. İki zaman çizgisinde ilerleyip çemberin kırıldığı noktada birbirine kavuşması gibi.
Aslında film birçok şey anlatıyor tabi ama ben kendimce daha önem verip anlam bulduğum bu kısmı üzerinde durmak istedim. İyi mi yaptım bilemiyorum.
Diğer yandan bluegrass’ın ne hoş bir müzik olduğunu da keşfetmeme vesile oldu. Bilakis belçika bluegrass'ı diye bişey varmış yani. Araştırıp bişeyler bulacağım. Sanırım filmde oynayanlar müzikleri gerçekten kendileri yapıyorlarmış. Hatta konser dahi veriyorlar galiba; http://www.thebrokencirclebreakdown.be/en/music/concert Aktif müzisyenler yani.
Son olarak film tavsiyesi için negatife de buradan selam olsun.
8 Kasım 2013 Cuma
ddongpari (breathless)
Hani bizde "gazetelerin 3. sayfa haberlerine konu olan hayatlar" şeklinde bir tabir vardır. Bu hayatlar genel itibariyle bize uzaktır bir bakıma ama ibret açısından içselleştirdiğimiz bir durum da söz konusu olagelir. Bizim gayet sağlıklı, gayet muntazam hayatlarımızın aslında bir pamukipliğine bağlı olduğunu hissettirir. Tıpkı ölüm gerçeğiyle yüzleşmek gibi bir etkidir bu; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarken bir ölüm haberi aldığımızda, yaşamın ne kadar da hafif olduğuyla yüzleşiveririz ya hani.
Bu film de 3. sayfa haberlerine konu olan hayatları çok değişik bir üslupla anlatıyor. Öyle gazetelerde yer aldığı gibi düzgün kelimelerle değil de alabildiğine küfürle anlatıyor. Kadına şiddet, bozuk aile yapıları, piç olma durumu, dayak, küfür vs. gibi bir teması var. Ama eşine az rastlanır türden bir anlatımı olduğu söylenebilir. Bu hayatlarla aramızda olan perdeyi bir an için kaldırarak tamamen sansürsüz bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu açıdan daha da bir gerçekçi, daha da bu hayatlarla yüzleşmeye davetkar diyebilirim kendi adıma. Bu ağır üsluba aşina olmayanları rahatsız edebilir tabi bu açıdan filmi tavsiye edemeyebilirim. Ama benim için çok değişik bir izlenim oldu açıkçası.
Üslubu bir tarafa bırakıp hikayeye değinmek gerekirse şiddettin aile yapısına ve aile bireyine etkisi konusunda çok ağır mesajlar verdiğini söyleyebilirim. Çocukken şiddet görmüş, şiddete tanık olmuş birinin ileride pek normal bir birey olamaması örneği var. Bir aile ferdinin kaybının diğer aile bireylerini doğrudan etkilemesi örneği de var. Filmde genel olarak bu iki açıdan değerlendirme söz konusu. Hiç düzgün işleyen bir hayata yer vermemiş, hep bir bozukluk, hep bir çarpıklık var. Film anlatmak istediği de bu sanırım.
Ik-Joon Yang çok enteresan bir adam. Filmde çok iyi oynamış. Tam bir psikopatı canlandırmış, fazlasıyla hakkını vermiş. Bu adamın diğer enteresan tarafı da bu filmi yazıp yönetmiş olması. Yani hem filmi yazmış, hem yönetmiş hem de başrolde oynamış.
Bir de bu film hakkında şöyle gülümseten bir yazıya denk geldim; http://bunusevdim.wordpress.com
ayrıca bu blogda bir hayli uzakdoğu filmi değerlendirmesi varmış, yeni filmler keşfetmek için fırsat oldu.
ayrıca bu blogda bir hayli uzakdoğu filmi değerlendirmesi varmış, yeni filmler keşfetmek için fırsat oldu.
alaka kurulan:
breathless,
ddongpari,
Ik-Joon Yang,
kore sineması,
sinema
7 Kasım 2013 Perşembe
daisy
Eh artık kış geldi hafiften, evde geçirilen zamanların da keyfi artıyor tabi. Hal böyle olunca da film izleme dönemim gelmiş gibi hissediyorum. Daha çok tekrarlardan oluşan bir başlangıç yaptım bu kışa. Bugünse yeni bir filmle devam ediyorum bakalım. Aslında bu kış için Kore sinemasına ağırlık verme gibi bir planım var. Çok iyi işler yapan bazı Koreli yönetmenlerin sadece 1-2 tane filmini izleyip bıraktığımı fark ettim. Jae-Young Kwak ve Wai-keung Lau da bu tür yönetmenlerden/yazarlardan benim için. Tabi isimlerini yazıyorum böyle ama ben de bir dahaki gördüğümde hatırlamıyorum bile. IMDB sağolsun filmler üzerinden arama yaparak ulaşıyoruz bir şekilde kendilerine. Daisy filmini de biri yazmış diğeri de yönetmiş. Wai-keung Lau, Infernal Affairs filmden tanıdık. Jae-Young Kwak ise My Sassy Girl filminden. Birkaç ay önce My Sassy Girl filmini izleyip çok beğendikten sonra bir arayış içerisine girip indirdiğim filmlerden birisi bu Daisy. Bu arada My Sassy Girl’ü tekrar izlemeyi düşünüyorum zaten nicedir, blogda paylaşabilirim onu da.
Öncelikle Ji-hyun Jun, Uzakdoğulu yüzlerini birbirine karıştırma eğilimine rağmen yüzünü seçebildiğim, başka bir filmde gördüğümde ayırt edebildiğim güzeller güzeli bir hatun. My Sassy Girl’de de bu filmde de oynuyor kendisi. Orada her ne kadar hırçın bir karakteri canlandırmışsa da bu filmde tam tersi son derece dingin bir karakteri canlandırmış. Her haliyle güzel olduğunu da ispatlamış oldu tabi böylece.
Film kendi dünyasındaki sokak ressamı bir kadın ile ona âşık iki erkek arasındaki üçlü ilişkiyi anlatıyor. Erkekler birbirine zıt iki karakterden oluşuyor; birisi polis diğeri seri katil. Kadının dünyası son derece sakin ve mütevazi bir hayatken erkeklerinki bir hayli şiddetli ve karışık. Aslında her iki erkek de kadındaki dinginliğe tutkun gibi. Huzursuz dünyalarından kaçıp huzur buldukları bir liman gibi. Senaryo da bu eksende bir seyir gösteriyor aslında. Yer yer adamlar kadının yanında huzur buluyor, yer yer de kadının huzurlu dünyasını karıştırıyorlar.
Erkek karakterlerin zıtlıklarında şöyle bir ironi de var ki katil (yani kötü adam) son derece romantik ve duyarlı bir insanken diğer yandan polis (yani iyi adam) hazıra konan bir yalancı konumunda. Özünde iyi çocuk aslında tabi ama sebep olduğu şey kötü sonuçlar doğuruyor.
Romantik katilin, kim olduğunu açığa çıkarmaksızın kadına yapmış olduğu sürprizler, kadının hayatında büyük bir beklentiye sebep oluyor. Hayatı boyunca bu özel kişiyi bekliyor. Ama küçük bir yanlış anlaşma ile işler karışıyor işte. Film boyunca “o” sandığı yanlış kişiye aşık olsa da filmin son karesinde gerçek kişinin farkına varabiliyor. Ama tabi artık iş işten geçmiş oluyor.
Bu da kötü sonla biten bir Kore filmi deneyimi oldu benim için. Tabi mutlu sonla biten filmlere olan aşinalık yüzünden şaşırtıcı bir son denebilir. Hele ki aşk filmlerinin kötü sonla bitenleri daha da bir iç burkucu olmuştur hep.
Öncelikle Ji-hyun Jun, Uzakdoğulu yüzlerini birbirine karıştırma eğilimine rağmen yüzünü seçebildiğim, başka bir filmde gördüğümde ayırt edebildiğim güzeller güzeli bir hatun. My Sassy Girl’de de bu filmde de oynuyor kendisi. Orada her ne kadar hırçın bir karakteri canlandırmışsa da bu filmde tam tersi son derece dingin bir karakteri canlandırmış. Her haliyle güzel olduğunu da ispatlamış oldu tabi böylece.
Film kendi dünyasındaki sokak ressamı bir kadın ile ona âşık iki erkek arasındaki üçlü ilişkiyi anlatıyor. Erkekler birbirine zıt iki karakterden oluşuyor; birisi polis diğeri seri katil. Kadının dünyası son derece sakin ve mütevazi bir hayatken erkeklerinki bir hayli şiddetli ve karışık. Aslında her iki erkek de kadındaki dinginliğe tutkun gibi. Huzursuz dünyalarından kaçıp huzur buldukları bir liman gibi. Senaryo da bu eksende bir seyir gösteriyor aslında. Yer yer adamlar kadının yanında huzur buluyor, yer yer de kadının huzurlu dünyasını karıştırıyorlar.
Erkek karakterlerin zıtlıklarında şöyle bir ironi de var ki katil (yani kötü adam) son derece romantik ve duyarlı bir insanken diğer yandan polis (yani iyi adam) hazıra konan bir yalancı konumunda. Özünde iyi çocuk aslında tabi ama sebep olduğu şey kötü sonuçlar doğuruyor.
Romantik katilin, kim olduğunu açığa çıkarmaksızın kadına yapmış olduğu sürprizler, kadının hayatında büyük bir beklentiye sebep oluyor. Hayatı boyunca bu özel kişiyi bekliyor. Ama küçük bir yanlış anlaşma ile işler karışıyor işte. Film boyunca “o” sandığı yanlış kişiye aşık olsa da filmin son karesinde gerçek kişinin farkına varabiliyor. Ama tabi artık iş işten geçmiş oluyor.
Bu da kötü sonla biten bir Kore filmi deneyimi oldu benim için. Tabi mutlu sonla biten filmlere olan aşinalık yüzünden şaşırtıcı bir son denebilir. Hele ki aşk filmlerinin kötü sonla bitenleri daha da bir iç burkucu olmuştur hep.
alaka kurulan:
Daisy,
Jae-Young Kwak,
Ji-hyun Jun,
kore sineması,
My Sassy Girl,
sinema,
Wai-keung Lau
20 Ekim 2013 Pazar
christopher mccandless
Bundan birkaç yıl evvel İnto The Wild’ı izledikten sonra bloga filmden alıntılar eklemiştim. Sonrasında birkaç kez izlemiş olmama ve her seyir ile birlikte Chris hakkında internetten araştırmalar yapmama rağmen eksik kalan bir şey vardı; filmin içeriğini oluşturan, Jon Krakauer’in yazmış olduğu kitabı okumamıştım. Türkçeye çevrilmemiş olduğunu sanıyordum, hatta Bilge belki bu işe el atar diye ona söylemiştim. Gelgelelim bir gün Bilge’den sürpriz bir mail aldım, meğer kitabın Türkçesi varmış. Daha önceden hiç duymamış olduğum Siren Yayınları kitabı basmış. İdefix miydi, Kitapyurdu muydu tam hatırlamıyorum ama birisinde kitap vardı ama stokta görünmüyordu. Ara ara baktım ama bir türlü stoka girmediler. Meğer kitabın baskısı bitmiş. Aylar sonra bastılar ve ancak sipariş verebildim. Gelir gelmez de elimdeki kitapları bırakıp başladım okumaya.
Kitabı bitirdikten sonra anladım ki sahiden de çok eksikmiş Chris’in hikayesi bende. Krakauer’in de Chris’ten geri kalır yanı olmayan bir adam olması kitaba çok önemli bir katkı sağlıyor bir kere. Zaten bu biyografiyi ele almasının başlıca sebebi Chris’i kendine yakın görmesiymiş. Kendisi de doğa düşkünü bir dağcı ve o da tıpkı Chris gibi alıp başını gitmekten, aşılması güç dağlara tırmanmaktan hoşlanan; zorlu coğrafyalarda kamplar kurmuş ve defalarca ölüm tehlikesi ile baş başa kalmış birisi. Kitap için öylesine titiz bir çalışma yapmış ki, Chris’in yolculuğundaki tüm güzergahı baştan sona dolaşmış, onun tanıştığı herkesle görüşmüş, hakkındaki en ufak bir bilgiyi bile gözden kaçırmamak ve bu yolculuğun hikayesini baştan sona eksiksiz bir şekilde tamamlamak için inanılmaz bir çaba göstermiş. Hatta Chris’in ölümünden tam 1 yıl sonra, tam da o iklim koşullarında oraya gitmiş, Chris’in ölüm sebebi hakkında kafasındaki şüpheleri açıklığa kavuşturmak ve onun ölmeden önce en son gördüklerini, en son hissettiklerini hissetmek istemiş. Ve tüm bunları kitapta çok iyi bir şekilde yansıtmış.
Kitabın girişinde de belirttiği üzere “tarafsız bir biyografi yazarı olduğumu iddia etmiyorum” demesi, sadece Chris’i kendisine yakın bulmasından öte bir anlam ifade ediyor aslında. Malumumuz filmde de kısmen değinildiği üzere Chris’in ailesi ile olan sorunları bu yolculuğun baş müsebbibi olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta filmden farklı olarak bu konu üzerinde tafsilatlı bir şekilde durulmuş. Krakauer, Chris’in sadece doğada bir başına verdiği mücadeleyi değil onun karakterini de çok iyi analiz etmiş ve bu biyografide onun iç dünyasını da çok iyi yansıtmış. Misal o da babasıyla sorunları olan bir adam. O da Chris gibi inatçı ve gözü kara bir kişiliğe sahip. Özellikle benim de okuyucu olarak kitapta bu hislere ortak olduğum yerler oldu, zira ben de babasıyla sorunları olan bir adamım ve bu durumun tıpkı Chris ve Krakauer’de olduğu gibi karakterime doğrudan etki etmiş olduğunu düşünüyorum. Belki biraz da bu yüzden kendime yakın bulduğumu söyleyebilirim. Bundan öte Chris’in yüksek ideallerini şekillendiren kitaplarla ilişkisi de aramızdaki ortak bir nokta olabilir. Ben de klasikler dahil olmak üzere okuduğum kitapları edebi kriterlerle yahut okurken aldığım keyif ile değerlendirememişimdir hiç. Yazarın anlattığı bende hangi değişime sebep oldu, ben bunu okuduktan sonra hayata artık nasıl bakmalıyım şeklinde doğrudan kendime işlediğim kadarıyla bir değerlendirme yaptığımı söyleyebilirim. Ha tabi benimkisi sadece değerlendirmede kalıyor, Chris gibi uygulamada herhangi bir şey yapabilmiş değilim ama içimdeki en büyük uktelerden de birisidir bu; "bir gün ben de..."
Chris’in okuduğu kitaplar da, çıktığı yolculuk da kendine yönelik bir değişim hedefindendi şüphesiz. Okuduğu karakterlerdeki yüksek ideallerden bu denli etkilenmesi ve bunların kendi hayatındaki tezahürünü yaşamak için yollara düşmesi, onu hem diğer insanlardan ayıran, hem de herkesin içinde ukte olan bir gerçeği açığa kavuşturuyor; “aslında hepimiz Chris’in peşinden koştuğu şeyin kutsallığını biliyoruz ama diğer yandan hayatın gerçekleri (aslında yalanları mı demeli) bunu erişilmez kılıyor” Bu bir kırılma noktası; hayatımız gerçekleri dediğimiz yalanları, yalan olduğunu bile bile doğrulamaya çalışmak her şeyden önce kendimize karşı bir ikiyüzlülük oluyor, Chris ve onun gibiler ise bu ikiyüzlülüğümüzü açığa çıkarıyorlar diyebiliriz. Kendisinin de ifade ettiği gibi koskocaman bir hayat sadece insan ilişkileriyle değerlendirmek çok güdük kalıyor. İnsanların salt toplumsal kaygılarda ayakta tuttuğu bu yalanlar distopyası bir şekilde insanları körleştiren, sığlaştıran değerler yüklüyor ve bizler biliyoruz ki tüm bunların içerisinde gittikçe değersizleştik. Neyse ki Chris ve onun gibi insanlar değerliler ve bir şeyleri anımsatıyorlar.
Kitapta Krakauer başta olmak üzere Gene Rosellini, Everett Ruess, McCunn gibi daha bir çok Chris gibilerin yaşamış olduğunu, sadece onların böylesi trajik bir şekilde ölmedikleri için haklarında bilgi sahibi olmadığımızı öğrendim. Tabi günümüzde de yüksek ideallere kendini adamış, kendisini tamamen doğaya vermiş arayış içerisinde insanlar var. Hatta ben birazcık da olsa bu yapıda birkaç kişiyle tanıştığımı söyleyebilirim. Hani her yerde bize mutlakmış gibi sunulan fütüristik gelecekte de bu karakterde insanların var olacaklarını, hatta sayılarının daha da artacağına inanıyorum.
Kitabı bitirdikten sonra anladım ki sahiden de çok eksikmiş Chris’in hikayesi bende. Krakauer’in de Chris’ten geri kalır yanı olmayan bir adam olması kitaba çok önemli bir katkı sağlıyor bir kere. Zaten bu biyografiyi ele almasının başlıca sebebi Chris’i kendine yakın görmesiymiş. Kendisi de doğa düşkünü bir dağcı ve o da tıpkı Chris gibi alıp başını gitmekten, aşılması güç dağlara tırmanmaktan hoşlanan; zorlu coğrafyalarda kamplar kurmuş ve defalarca ölüm tehlikesi ile baş başa kalmış birisi. Kitap için öylesine titiz bir çalışma yapmış ki, Chris’in yolculuğundaki tüm güzergahı baştan sona dolaşmış, onun tanıştığı herkesle görüşmüş, hakkındaki en ufak bir bilgiyi bile gözden kaçırmamak ve bu yolculuğun hikayesini baştan sona eksiksiz bir şekilde tamamlamak için inanılmaz bir çaba göstermiş. Hatta Chris’in ölümünden tam 1 yıl sonra, tam da o iklim koşullarında oraya gitmiş, Chris’in ölüm sebebi hakkında kafasındaki şüpheleri açıklığa kavuşturmak ve onun ölmeden önce en son gördüklerini, en son hissettiklerini hissetmek istemiş. Ve tüm bunları kitapta çok iyi bir şekilde yansıtmış.
Kitabın girişinde de belirttiği üzere “tarafsız bir biyografi yazarı olduğumu iddia etmiyorum” demesi, sadece Chris’i kendisine yakın bulmasından öte bir anlam ifade ediyor aslında. Malumumuz filmde de kısmen değinildiği üzere Chris’in ailesi ile olan sorunları bu yolculuğun baş müsebbibi olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta filmden farklı olarak bu konu üzerinde tafsilatlı bir şekilde durulmuş. Krakauer, Chris’in sadece doğada bir başına verdiği mücadeleyi değil onun karakterini de çok iyi analiz etmiş ve bu biyografide onun iç dünyasını da çok iyi yansıtmış. Misal o da babasıyla sorunları olan bir adam. O da Chris gibi inatçı ve gözü kara bir kişiliğe sahip. Özellikle benim de okuyucu olarak kitapta bu hislere ortak olduğum yerler oldu, zira ben de babasıyla sorunları olan bir adamım ve bu durumun tıpkı Chris ve Krakauer’de olduğu gibi karakterime doğrudan etki etmiş olduğunu düşünüyorum. Belki biraz da bu yüzden kendime yakın bulduğumu söyleyebilirim. Bundan öte Chris’in yüksek ideallerini şekillendiren kitaplarla ilişkisi de aramızdaki ortak bir nokta olabilir. Ben de klasikler dahil olmak üzere okuduğum kitapları edebi kriterlerle yahut okurken aldığım keyif ile değerlendirememişimdir hiç. Yazarın anlattığı bende hangi değişime sebep oldu, ben bunu okuduktan sonra hayata artık nasıl bakmalıyım şeklinde doğrudan kendime işlediğim kadarıyla bir değerlendirme yaptığımı söyleyebilirim. Ha tabi benimkisi sadece değerlendirmede kalıyor, Chris gibi uygulamada herhangi bir şey yapabilmiş değilim ama içimdeki en büyük uktelerden de birisidir bu; "bir gün ben de..."
Chris’in okuduğu kitaplar da, çıktığı yolculuk da kendine yönelik bir değişim hedefindendi şüphesiz. Okuduğu karakterlerdeki yüksek ideallerden bu denli etkilenmesi ve bunların kendi hayatındaki tezahürünü yaşamak için yollara düşmesi, onu hem diğer insanlardan ayıran, hem de herkesin içinde ukte olan bir gerçeği açığa kavuşturuyor; “aslında hepimiz Chris’in peşinden koştuğu şeyin kutsallığını biliyoruz ama diğer yandan hayatın gerçekleri (aslında yalanları mı demeli) bunu erişilmez kılıyor” Bu bir kırılma noktası; hayatımız gerçekleri dediğimiz yalanları, yalan olduğunu bile bile doğrulamaya çalışmak her şeyden önce kendimize karşı bir ikiyüzlülük oluyor, Chris ve onun gibiler ise bu ikiyüzlülüğümüzü açığa çıkarıyorlar diyebiliriz. Kendisinin de ifade ettiği gibi koskocaman bir hayat sadece insan ilişkileriyle değerlendirmek çok güdük kalıyor. İnsanların salt toplumsal kaygılarda ayakta tuttuğu bu yalanlar distopyası bir şekilde insanları körleştiren, sığlaştıran değerler yüklüyor ve bizler biliyoruz ki tüm bunların içerisinde gittikçe değersizleştik. Neyse ki Chris ve onun gibi insanlar değerliler ve bir şeyleri anımsatıyorlar.
Kitapta Krakauer başta olmak üzere Gene Rosellini, Everett Ruess, McCunn gibi daha bir çok Chris gibilerin yaşamış olduğunu, sadece onların böylesi trajik bir şekilde ölmedikleri için haklarında bilgi sahibi olmadığımızı öğrendim. Tabi günümüzde de yüksek ideallere kendini adamış, kendisini tamamen doğaya vermiş arayış içerisinde insanlar var. Hatta ben birazcık da olsa bu yapıda birkaç kişiyle tanıştığımı söyleyebilirim. Hani her yerde bize mutlakmış gibi sunulan fütüristik gelecekte de bu karakterde insanların var olacaklarını, hatta sayılarının daha da artacağına inanıyorum.
alaka kurulan:
alexander supertramp,
christopher johnson mccandless,
christopher mccandless,
everett ruess mccunn,
gene rosellini,
into the wild,
jon krakauer,
kitap,
sinema,
yabana doğru
22 Temmuz 2013 Pazartesi
the tree of life
Bazı şeyleri anlatmak için kelimeleri bir araya getirip de bir şey ifade etmek yetmez ya hani. Ama diğer yandan da şairler kimi kelimeleri öyle şekillerde yan yana getirirler ki iki satırda birçok şey ifade bulur, zihnimizde birçok şey bir anda açığa çıkıverir.
Bu film de tıpkı böyle şiir gibi bir simgesel anlatıma sahip. Film şunu şunu anlatıyor, yahut şunu şöyle bir olay örgüsüyle anlatmış diyemem. Şunu gösteriyor diyebilirim belki ancak, ama bunu da şöyle gösteriyor diyemem. Müthiş bir görsel anlatım var, birçok imge çok şiirsel bir şekilde gözler önüne seriliyor, zihne işliyor. Aslında hep zihinde var olan bir tür varoluş imgeleriyle dolu ve bunların her birisi müthiş bir kompozisyon biçiminde toparlanmış diyebilirim.
Dünyanın ilk oluşumundan insanlık serüvenine kadar kamera hep ışığa doğrultulmuş, bu özellikle dikkatimi çeken ve film boyunca görsel anlatımı manidar kılan bir detay benim için. İlk yaşam formu da aynı yönden doğup batan bu aynı güneşin altında yaşama başladı, sürdürdü ve bitirdi. Aynı gök kubbe altında tüm canlılar yaşam sistemini geliştirdi ve var oldu. Bir alg, bir balık, bir dinazor… Nihayetinde bir insan, bir aile.
İnsanın dünyaya geldiği anda, gözlerini açar açmaz gördüğü aile dünyası malum. Etrafında gördüğü annesi, babası, kardeşleri her biri bir aile düzeni ve ahengi içerisinde. Bu da bizim yaşam sistemimiz işte. Dahası hayatımız boyunca taşıdığımız bir dünya. İleride tekrar bir benzerini kurduğumuz ve yaşattığımız. İşte bunları yaratan imgeler filmde müthiş bir görsel tetikleme ile zihnimizde uyandırılıyor. Üzerine yazmak da manasız aslında. İzlemek ve ne halin varsa görmek lazım.
Bu film de tıpkı böyle şiir gibi bir simgesel anlatıma sahip. Film şunu şunu anlatıyor, yahut şunu şöyle bir olay örgüsüyle anlatmış diyemem. Şunu gösteriyor diyebilirim belki ancak, ama bunu da şöyle gösteriyor diyemem. Müthiş bir görsel anlatım var, birçok imge çok şiirsel bir şekilde gözler önüne seriliyor, zihne işliyor. Aslında hep zihinde var olan bir tür varoluş imgeleriyle dolu ve bunların her birisi müthiş bir kompozisyon biçiminde toparlanmış diyebilirim.
Dünyanın ilk oluşumundan insanlık serüvenine kadar kamera hep ışığa doğrultulmuş, bu özellikle dikkatimi çeken ve film boyunca görsel anlatımı manidar kılan bir detay benim için. İlk yaşam formu da aynı yönden doğup batan bu aynı güneşin altında yaşama başladı, sürdürdü ve bitirdi. Aynı gök kubbe altında tüm canlılar yaşam sistemini geliştirdi ve var oldu. Bir alg, bir balık, bir dinazor… Nihayetinde bir insan, bir aile.
İnsanın dünyaya geldiği anda, gözlerini açar açmaz gördüğü aile dünyası malum. Etrafında gördüğü annesi, babası, kardeşleri her biri bir aile düzeni ve ahengi içerisinde. Bu da bizim yaşam sistemimiz işte. Dahası hayatımız boyunca taşıdığımız bir dünya. İleride tekrar bir benzerini kurduğumuz ve yaşattığımız. İşte bunları yaratan imgeler filmde müthiş bir görsel tetikleme ile zihnimizde uyandırılıyor. Üzerine yazmak da manasız aslında. İzlemek ve ne halin varsa görmek lazım.
alaka kurulan:
hayat ağacı,
prad pitt,
sean penn,
sinema,
terrence malick,
the tree of life
13 Nisan 2013 Cumartesi
nothing personal
Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.
Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.
Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.
"Özdemir Asaf"
Yalnızlık ne kadar özgürlüktür. Yalnızlığın paylaşılamadığı yerde özgürlüğe gem vuran bir başka hayatın kapısının eşiğinden süzülen ışık hep mi insanı çeker bir şekilde kendisine? Türlü türlü yalnızlıklar da vardır ya hani; bir yeri terk etmenin yahut bir yerde kalmanın; bir başına insanları terk etmenin yahut insanlar içinde kalmanın yalnızlıkları... Hangisine bürünürsek bürünelim, o kapının eşiğinden süzülen ışık hep bir şekilde kendisine çekmez mi bizi?
Kendini tanımlamamak için illa ki mi seçim yalnızlıktan yana olmalı? Böylece hiçbir şey olabilir mi insan? Peki ya iki yalnızlığın kesiştiği yolda? Hiçbir şey kalınabilir mi? İki kişi arasında yalnızlığın paylaşıldığı bir hayat kurulabilir mi? Yoksa paylaşılsaydı bu yalnızlık olmaz mıydı?
Bir yerde oldu. Ama sanki olmadı da. Sorulara cevap yok aslında filmde. Yalnızca yalnızlık var. İnsanlar yalnızlıklarını paylaşabilirler mi bilemiyoruz ama bu film paylaşmış işte bir şekilde.
Aslında filmden kareler içermesi dışında pek alakalı bir parça (sözleri itibariyle) olmasa da, bu filmi keşfetmemi sağladığı için kendisi paylaşıyorum;
30 Aralık 2012 Pazar
nasreddin hoca ve bitürk
Arkadaşlarım yaptığı için midir nedir çok beğendiğim bu filmi. Nasreddin Hoca’yı oynayan Fahrettin abi, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Tiyatro okurken 3. sınıfta bırakan bir abimiz. Fakat bu yarım bırakılmış eğitimin ona fazla bişey kazandırdığını sanmam, zira kendisi doğuştan yetenekli cinsten. Beraber geçen yıllarımızı hatırladıkça aklımda hep yaptığı şakalar, mizahi kişiliği geliyor ki geçirdiğimiz günler zor günlerdi halbuki. Yeteneği var şüphesiz fakat bize malzeme edip heba olduğunu düşünmüşümdür hep. Heba olmayıp, bir işe yaramak için beni konservatuar’a hazırlamayı bile teklif etmişti halbuki fakat çok yanlış bir insana denk geldi ne yazık ki; zira ben kendimden fazlasıyla ümitsiz birisi olarak. Onca gazlamaları filan boşa gitti. Nasıl ümitli olabilirim ki? Bu iş yetenek işi, hazırlanmakla da bir yere kadar. Hem ortada kendisinin konservatuara giriş öyküsü varken. Şöyle ki; liseyi bitirdikten sonra, aslında aklında hiç bu tür işler yokken ve üniversite sınavlarına filan hazırlanırken bir arkadaşı hummalı şekilde konservatuar’a hazırlanmaktadır. Bizim Fahrettin abi’ye “sen de benimle gel de yalnız gitmeyeyim” der ve ona başvuru yaptırır. Arkadaşının 2. mi, 3.mü girişiydi hatırlamıyorum ama tiyatro kurslarına filan giden, ciddi şekilde bu işi kafasına koymuş birisiymiş. Sonra seçmelerin olduğu gün gelir çatar. Öyle ki Fahrettin abi o gün seçmelerin olduğunu bile hatırlamaz, arkadaşı uyandırarak kendisini evden alır. Beraber seçmelere giderler. Sonra çıkarlar. Arkadaşı bu sefer kesin olacak diye ümitlene dursun Fahrettin abinin bu işten zerre ümidi yoktur. Sadece söylenenleri, yap denilenleri yapmış ve çıkmıştır seçmelerden. Yaptıklarının da ne olduğu hakkında pek fikri yoktur. Kaldı ki arkadaşı o kadar hazırlanmayla katılıp da bir türlü seçilemiyorken nasıl ümitlensin? Aradan bir süre geçer ve bir gün arkadaşı arar “nasıl oldu bu?” diye sorar hayli kızgın bir şekilde. Fahrettin abi’nin durumdan haberi yoktur, seçmelerin ne zaman açıklanacağını dahi bilmez, nasıl olsa seçilmeyeceğini düşünerek konuya ilgisizdir. Lakin şu işe bakın ki bizim çılgınlar gibi hazırlanan arkadaşı seçmezler de Fahrettin abi’yi seçerler.
Neyse, kendisinin oyunculuğunu hiç görmemiştim. Yani şu seçilme öyküsünü bilip de ve bir de her gün bize türlü oyunlar yaptığını görürken üzülüyorduk bu duruma. Belediye tiyatrolarına filan başvur dememize aldırmadı hep, aslında bu tür küçük işleri hep küçümsediğini söyleyebilirim. Sanatçı artistliği de yok değildi hani bizim Fahrettin abi’de. Ama bu işi kabul etmiş işte. Sanırım arkadaşlar arasında yapılan bir iş diye. Şimdi ilk kez onu bir filmde oynarken görünce heyecanlandım, tuhaf şeyler hissettim haliyle. Umarım bundan sonra bişeyler yapmaya devam eder.
Bitürk’ü oynayan Efe’yi tanımıyorum ama kendisi bobilerde filan bir hayli meşhur bir arkadaş. Çok iyi çalışmaları var. İyi bir mizahçı. Bu filmin senaryosu da kendisine ait. Yalçın abi bir gün beni kendisiyle tanıştıracağını söyledi bakalım.
Yalçın abi de Fahrettin abi kadar uzun dostluğumuz olan birisi tabi. Ortak arkadaşlarız zaten. Hani gülen ekip var ya onlar arasında sakallı olan. Kendisi son zamanlarda fotoğraf, kamera işlerine el attı. Bu kısa filmde yapımcı, bir de bazı sahnelerde gülüyor işte. Geçen ziyaretlerine gittiğimde bana yapım aşamasını anlattı. İzmir’de bir çok köy gezmişler çekimler için. Çok hoş yerler seçmişler gerçekten de. Çekim kalitesi de gayet iyi fakat sonradan seslendirme işi bozmuş birazcık. Eh o kadar da olacak tabi. O da ekipman yetersizliğinden kaynaklı sanırım.
Bu kısa film ile Okan Bayülgen’in hazırladığı bir kısa film yarışmasına katılmaya karar vermişler bir ara. Hatta program jeneriğinde filmin bazı sahneleri bile yer almış. Fakat daha sonradan Efe, Okan’ın yarışmaya kendi arkadaşlarını aldığını öğrenince yarışmadan çekilme kararı almış. Amatör kısa film yarışmasında profesyonel bir ekibin katılmasını adaletsiz bulmuş haklı olarak.
Son olarak; Eşeğin satranç oynadığı sahne bir kez çekilmiş ve eşek tesadüfen şahı devirmiş :)
Çok uzattım, haydi iyi seyirler.
24 Kasım 2012 Cumartesi
intouchables
Bu tarz filmler yapmak zor olmalı diye düşünürüm hep. Zira
büyük bir meydan okuma hikayesi varsa elinizde ve verdiğiniz mesaj büyükse,
bunun kusursuz olması gerek, en ufak hata affedilmez. Duygu sömürüsü ile, samimiyetsizlikle suçlanır.
Şimdi dramatik bir durum ile komedi yaratarak izleyenleri
alaşağı etmesinden ziyade ben bu filimi samimi kılan, iki uç noktayı birbirine
kaynaştırmaktaki ustalıklara değinmek istiyorum. İki uç yaşamın kesiştiği
dostluğu öylesi bir perspektiften gösteriyor ki, aslında o kadar uç olmayan,
aralarda sıradan yollara inat kestirme köprüler olan bir bağ var. Başlangıçta
Philippe tekerlekli sandalyeye mahkum olmasına rağmen yaşama iradesini
olumsuzlamamış, kendini geliştiren, dışa dönük, alaycı bir karakter. Sadece bu
bile Driss ile arasında bir köprü oluyor. Zira Driss de zor koşullarına rağmen yaşamdan
zevk alan bir mizaca sahip. Bu ortak noktada dostlukları gelişince hikaye
samimi bir hale bürünüyor. Philippe’in tekerlekli sandalye mahkum oluşu da,
Driss’in onun bakıcısı olması da zamanla filmin hikayesinde zihinlerimizden
siliniyor ve geriye sadece onların dostlukları kalıyor. En sonunda da bu
dostluğun bıraktığı tad ve bir tebessüm haliyle film bitiyor.
Philippe zenginliğinin ve bunun getirdiği sosyal düzeyin keyfini süremeyecek bir durumda olduğu aşikar. Hali hazırda sağlığı yerindeyken
bile adrenalin işlerine atılmış ve paraşüt kazasında felç olmuş olması
manidar bu açıdan. Bu yüzden onun karakterine en yakın olan, kendi aristokrat
çevresindeki sıkıcı insanlardan ziyade, aşağı tabakadan basit fakat neşeli bir
insan oluyor. Aristokratların geliştirdiği değerler artık öylesine bir düzeye
ulaşmış ve yaşam normunu öylesine bir pragmatik hale getirmiş ki bunun
içerisinde hele ki tekerlekli sandalyede var olabilmek Philippe için zor,
mizacına ters bir durum. Mesela bir tuvalin üzerine sıçratılmış birkaç kırmızı
boyanın binlerce euro ettiği bir değerden bahsediyoruz. Gözün gördüğünden,
gönlün hissettiğinden daha derin anlamlar yüklemek neyi değerli kılmış ki? Hem
Philippe değil mi ki bunca varlığın içinde sakat kalmış, böylesi düz ve basit
bir kadere mahkum olmuş? Bu hayatı derinleştirmenin manası nedir ki? Aksine
basitleştirmeli, gözün gördüğüne, gönlün hissettiğine indirgemeli. Driss
dostluğu ile bunu sağlıyor işte.
Trajedi her zaman insanı kaderine razı etmeye zorlar, yaşamı
karamsar hale getirir. Komedi ise daha çok yaşamı iyimser kılar. Karamsar bir
yaşamın gelecekten yana umut dolu olması pek mümkün değilken, iyimser bir yaşam
gelecekten yana umut dolu olur. Philippe iyimser olmaya meyilli yaradılışı ile,
gelecekten yana umutlanması gerek fakat bunu gerektiren koşullardan yoksun. Mesela
bir sahnede Driss’in “senin yerinde olsam intihar ederdim” demesi; yani bu
tabloda iyimser olunamayacağı, gelecekten yana umutsuz düşüp hayata son
vermenin daha makul olacağını ifade etmesi çok manidardır. Philippe ise “bu
halde bile insan intihar edemiyor işte” diyerek aslında onun Driss’ten dahi iyimser olduğunu, ve
geleceğinden yana umutlu olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.
Diğer yandan Philippe durumunu kabullenmiş bir şekilde
iyimserliğini koruyacak kadar da gerçekçi. Mektuplaştığı kişi ile buluşamayacak
kadar gerçeğini biliyor. Driss ise bu konuda dahi ileriye götürmekte direniyor
ve son sahnede ona sürprizini yapıyor. Önce Philippe kendini "pragmatik" olarak tanımlaması ve daha sonra Driss'in de bu tanımlamayı kullanması aslında iki insan arasındaki faydanın, yaşamı olumlayan doğrultudaki faydada yattığını simgeliyor tabi burada ve tanımlamayı dostluklarıyla gerçek yapıyorlar.
Hakkında çokça şey yazılır aslında da... neyse artık ben bişey
demiyorum.
alaka kurulan:
can dostum,
fransız sineması,
intouchables,
sinema
7 Nisan 2012 Cumartesi
o homem do futuro ( the man from the future )
kaderimi rötuşlarsam hayat bayram olur mu?
afilifilintalar’daki bu başlık durumu izah etmek için çok yerinde bir soru. ama neticede bu bir soru. cevap mı bulmalıyız peki? bulamayız. sadece soru şeklinde bize bir şeyler ifade edebilir bu. durum böylesi karışık mı peki? yo hiç de değil. aslında çok açık. içinde bir çok cevap barındıran türde bir soru bu.
kaderimi rötuşlarsam hayat bayram olur mu? şimdi kaderi kendimizden bağımsız düşünemeyiz. burada şu açığa çıkar; kaderimizi biz mi yaratıyoruz, yoksa kader mi bizi yaratıyor? cevap şüphesiz ki ikisi de. kaderimizi biz yaratıyoruz ve kader de bizi yaratıyor. “kader ve biz” ikileminde münasebet bundan ibaret. peki soruya dönersek; kaderi rötuşlayınca hayatın bayram olabilmesi için ne yapmalı? kader ile birlikte kendimizi de rötuşlayabilmemiz gerekir. hadi şimdi gel de çık işin içinden. kaderi rötuşlayınca bizi yaratan kader de değişiyor. e biz biz olamadıktan sonra da neyleyelim rötuşlanmış kaderi değil mi?
peki sonuç ne? sonuç çok güzel. gecikmeli de olsa güzel. hem biz kendimiz olarak kalıyoruz, hem de kaderimiz rötuşlanmış oluyor. hepimiz bunu istemez miyiz zaten. kaderin bizi getirdiği yerden memnun olmayız ama diğer yandan da bizi biz yapmış olan kaderi de yadsıyamayız. bu yüzden de geçmişi değiştirmek pek bir şey değil önemli olan şimdiyi var etmek sonucu çıkabilir.
çok mu karışık? sonuç güzel ama. nasıl mı oldu peki bu? onu izleyenler bilebilir :)
afilifilintalar’daki bu başlık durumu izah etmek için çok yerinde bir soru. ama neticede bu bir soru. cevap mı bulmalıyız peki? bulamayız. sadece soru şeklinde bize bir şeyler ifade edebilir bu. durum böylesi karışık mı peki? yo hiç de değil. aslında çok açık. içinde bir çok cevap barındıran türde bir soru bu.
kaderimi rötuşlarsam hayat bayram olur mu? şimdi kaderi kendimizden bağımsız düşünemeyiz. burada şu açığa çıkar; kaderimizi biz mi yaratıyoruz, yoksa kader mi bizi yaratıyor? cevap şüphesiz ki ikisi de. kaderimizi biz yaratıyoruz ve kader de bizi yaratıyor. “kader ve biz” ikileminde münasebet bundan ibaret. peki soruya dönersek; kaderi rötuşlayınca hayatın bayram olabilmesi için ne yapmalı? kader ile birlikte kendimizi de rötuşlayabilmemiz gerekir. hadi şimdi gel de çık işin içinden. kaderi rötuşlayınca bizi yaratan kader de değişiyor. e biz biz olamadıktan sonra da neyleyelim rötuşlanmış kaderi değil mi?
peki sonuç ne? sonuç çok güzel. gecikmeli de olsa güzel. hem biz kendimiz olarak kalıyoruz, hem de kaderimiz rötuşlanmış oluyor. hepimiz bunu istemez miyiz zaten. kaderin bizi getirdiği yerden memnun olmayız ama diğer yandan da bizi biz yapmış olan kaderi de yadsıyamayız. bu yüzden de geçmişi değiştirmek pek bir şey değil önemli olan şimdiyi var etmek sonucu çıkabilir.
çok mu karışık? sonuç güzel ama. nasıl mı oldu peki bu? onu izleyenler bilebilir :)
3 Mart 2012 Cumartesi
dogville
İnsanoğlunun kibirden arınmasının mümkün olmadığı, kibrin kaçınılmaz olduğu mesajını veren bir film.
Kibir öyle bir şeydir ki; bir başkası ile bizi, yere tebeşirle çizilmiş bir çizgi kadar ayrı tutabilir ancak. Duvarları yoktur kibrin, ayıramaz bizi; ve kimsenin kimseden saklayabileceği, sakınabileceği bir varoluş alanı bırakmaz.
Diğer yandan da, insanları birbirinden ayıran en temel şeylerden birisi değil midir bu kibir? Kendimizi değerlemek, bir başkası tarafından değerlendirilmek için, birbirimizi sıfatlamak, sınıflandırmak için en elzem şey olup çıkar. Kibir, herkesi kendince en özel kılarken, diğerleri tarafından da yargılanmayı kabul etmektir bir yerde.
Grace de kendince özel bir insan. Etik değerlerin kibrinden arınmış, kendi yüce idealleri olan birisi. Film de, Grace’in, küçük bir kasaba tarafından kabul ediliş süreci, kabul görüşü, benimsenişi ve sonunda tüketilişinin hazin öyküsünü anlatıyor.
Peygamberlik mertebesine erişmiş, insanları sadece koşulların el verdiği şekilde davranan ve yanlışları da sadece koşulların gereği yaptığını varsayan bir kibirlidir Grace. Dünyada olup biten her şeyin bir haklı gerekçesi olduğunu varsayabilecek bir boyuttayken, kendisine yapılanları da sineye çeker haliyle. Fakat Grace’in öncelikle şu soruyu sorması gerekiyordu kendisine; “Eğer ben karşımdaki insanın yerinde olsam, böyle yapar mıydım?” Bu soruyu babası ona yöneltince verdiği cevap şüphesiz ki “hayır” oldu. Tam da burada her şeyin farkına vardı, ne kadar kibirli olduğunu anladı.
Buradan çıkan sonuç ise; insanın kendini yüce ideallere adaması, kötülüklere ve zulme karşı kayıtsız kalacak düzeyde gelmesi demek, insanlardan üstün olması demektir ve bu da bir tür kibirdir. Çünkü bu kibir denen şeyin karşılığı insanlıktadır. İnsanlara karşı her tutumumuz kaçınılmaz bir kibirdir. Mesela bir taşa karşı kibirli olmamız söz konusu değildir. Çünkü taş kayıtsızdır, ona karşı gösterilen kibir hiçbir şey ifade etmez.
Burada yüce idealleri olan Grace şüphesiz ki İsa’yı sembolize ediyor; insanların yardımına koşması, insanlar tarafından zincire vurulması, yapılan zulmü sineye çekmesi ile bir çok açıdan gözlemlenebilir bu. Fakat filmin sonunda, İsa gibi insanlığa ders olmak adına yok olup gitmiyor. O insanları yok ediyor. Adaleti sağlıyor. Burada şüphesiz ki kendisine karşı yapılan adaletsizliğin adaletini sağlamak peşinde de değil Grace; insan doğasının adaletini tesis ediyor.
Buradaki kibri çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir alıntı var Sarter’dan;
“…Hatta zaman zaman, kendime deha malederek, arzularımın altında bir seviyede kaldığım hissine kapılırım. Böyle bir şeyle yetiniyor olmak zaten küçültücüdür. Aslında bu kibir, dünya karşısında mutlak bir bilince sahip olmanın gururudur. Kah bir bilinç olmaya, kah bütün dünyayı bilmeye hayran kalırım. Dünyaya dayanan bir bilinç, işte kibirlendiğim şey bu.
…bu kibir denen şey her bilincin tekliği ile insanlık durumunun genelliği arasında salınır. İnsanlık bilincinin durumunu üstlenen bir bilinç olduğum için kibir duyuyorum. Ve bu aklı başında kibir bir anda erişilmez olur. “Gözde” nitelikleriyle, kudretiyle, güzelliğiyle, zekasıyla ve hatta erdemleriyle övünen kişi umutsuzluk ve alçakgönüllülük içinde bir öznedir, çünkü o, bu şekilde aynı zamanda, bir diğerinin yargılanmasını ve kıyaslamasını kabul etmiştir. Ama ben kibrimin nesnesini bir diğerinin yargılamasından ve her tür kıyaslamadan kaçırıyorum. Çünkü benim gurur duyduğum şey, beni biricik kılan (herkes aynı şekilde, kendi türünde biriciktir) şey ve ilk başta diğerinin yargısında kaçan şeydir. Diğerinin varlığını benim için mümkün kulan da bilinçtir.”
Bu alıntı nomen’in KİBİR; Kİ BİR BÜYÜK GÜNAHTIR! başlıklı yazısından alınmıştır. Bu şahane metni de Dogville filmiyle çok alakalı bulduğumu söylemeliyim.
Kibir öyle bir şeydir ki; bir başkası ile bizi, yere tebeşirle çizilmiş bir çizgi kadar ayrı tutabilir ancak. Duvarları yoktur kibrin, ayıramaz bizi; ve kimsenin kimseden saklayabileceği, sakınabileceği bir varoluş alanı bırakmaz.
Diğer yandan da, insanları birbirinden ayıran en temel şeylerden birisi değil midir bu kibir? Kendimizi değerlemek, bir başkası tarafından değerlendirilmek için, birbirimizi sıfatlamak, sınıflandırmak için en elzem şey olup çıkar. Kibir, herkesi kendince en özel kılarken, diğerleri tarafından da yargılanmayı kabul etmektir bir yerde.
Grace de kendince özel bir insan. Etik değerlerin kibrinden arınmış, kendi yüce idealleri olan birisi. Film de, Grace’in, küçük bir kasaba tarafından kabul ediliş süreci, kabul görüşü, benimsenişi ve sonunda tüketilişinin hazin öyküsünü anlatıyor.
Peygamberlik mertebesine erişmiş, insanları sadece koşulların el verdiği şekilde davranan ve yanlışları da sadece koşulların gereği yaptığını varsayan bir kibirlidir Grace. Dünyada olup biten her şeyin bir haklı gerekçesi olduğunu varsayabilecek bir boyuttayken, kendisine yapılanları da sineye çeker haliyle. Fakat Grace’in öncelikle şu soruyu sorması gerekiyordu kendisine; “Eğer ben karşımdaki insanın yerinde olsam, böyle yapar mıydım?” Bu soruyu babası ona yöneltince verdiği cevap şüphesiz ki “hayır” oldu. Tam da burada her şeyin farkına vardı, ne kadar kibirli olduğunu anladı.
Buradan çıkan sonuç ise; insanın kendini yüce ideallere adaması, kötülüklere ve zulme karşı kayıtsız kalacak düzeyde gelmesi demek, insanlardan üstün olması demektir ve bu da bir tür kibirdir. Çünkü bu kibir denen şeyin karşılığı insanlıktadır. İnsanlara karşı her tutumumuz kaçınılmaz bir kibirdir. Mesela bir taşa karşı kibirli olmamız söz konusu değildir. Çünkü taş kayıtsızdır, ona karşı gösterilen kibir hiçbir şey ifade etmez.
Burada yüce idealleri olan Grace şüphesiz ki İsa’yı sembolize ediyor; insanların yardımına koşması, insanlar tarafından zincire vurulması, yapılan zulmü sineye çekmesi ile bir çok açıdan gözlemlenebilir bu. Fakat filmin sonunda, İsa gibi insanlığa ders olmak adına yok olup gitmiyor. O insanları yok ediyor. Adaleti sağlıyor. Burada şüphesiz ki kendisine karşı yapılan adaletsizliğin adaletini sağlamak peşinde de değil Grace; insan doğasının adaletini tesis ediyor.
Buradaki kibri çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir alıntı var Sarter’dan;
“…Hatta zaman zaman, kendime deha malederek, arzularımın altında bir seviyede kaldığım hissine kapılırım. Böyle bir şeyle yetiniyor olmak zaten küçültücüdür. Aslında bu kibir, dünya karşısında mutlak bir bilince sahip olmanın gururudur. Kah bir bilinç olmaya, kah bütün dünyayı bilmeye hayran kalırım. Dünyaya dayanan bir bilinç, işte kibirlendiğim şey bu.
…bu kibir denen şey her bilincin tekliği ile insanlık durumunun genelliği arasında salınır. İnsanlık bilincinin durumunu üstlenen bir bilinç olduğum için kibir duyuyorum. Ve bu aklı başında kibir bir anda erişilmez olur. “Gözde” nitelikleriyle, kudretiyle, güzelliğiyle, zekasıyla ve hatta erdemleriyle övünen kişi umutsuzluk ve alçakgönüllülük içinde bir öznedir, çünkü o, bu şekilde aynı zamanda, bir diğerinin yargılanmasını ve kıyaslamasını kabul etmiştir. Ama ben kibrimin nesnesini bir diğerinin yargılamasından ve her tür kıyaslamadan kaçırıyorum. Çünkü benim gurur duyduğum şey, beni biricik kılan (herkes aynı şekilde, kendi türünde biriciktir) şey ve ilk başta diğerinin yargısında kaçan şeydir. Diğerinin varlığını benim için mümkün kulan da bilinçtir.”
Bu alıntı nomen’in KİBİR; Kİ BİR BÜYÜK GÜNAHTIR! başlıklı yazısından alınmıştır. Bu şahane metni de Dogville filmiyle çok alakalı bulduğumu söylemeliyim.
alaka kurulan:
defalarca izlenesi filmler,
dogville,
kibir,
lars von trier,
sinema
2 Mart 2012 Cuma
away we go
Romantik aşk filmleri genellikle ilk göz ağrısı, çocukluk – gençlik aşkları üzerine kuruludur ya hani. Bir takım “hayat sorumlulukları”ndan uzak, doyasıya yaşayan insanların hikâyeleridir bunlar genellikle. Birçok kitleyi de tavlar bu filmler; gençler kendileriyle eşleştirir, orta yaşlılar ise gençliklerini anımsar filan.
Bu filmde ise daha çok iki yetişkin aşığın hayat yolculuğuna değinilmiş. Yani bir üst evre; aile kurmak, çocuk sahibi olmak, düzen kurmak üzerine bir yolculuk. Ama bu sahiden bir yolculuk, yani fiilen bir yolculuk. Çelişki de bu ya; düzen kurmaya çalışan iki gezginden bahsediyoruz. Filmin havası romantik, komik, insanın içini ısıtan türden. Alelade bir romantik aşk filmindeki gibi şu “hayat sorumluluğu” bu filmde yadsınmıyor. Diğer yandan, her ne kadar orta yaş zamanı ele alınıyorsa da, ortada dramatik bir durum söz konusu değil. Her şey, adeta üzerine gidilerek alt ediliyor. Bunu da, inşa edilen karakterlerle, son derece samimi, çok daha içten bir şekilde yapıyorlar.
Özetle; insanlar romantik aşk filmlerini izlerken, en çok da şu “hayat sorumluluğu” denen şeyden bir an olsun uzaklaşmayı ve mutlu olmayı bekler. Bu filmde de elde edebilirsiniz bunu. Ama yadsınarak değil, üstüne gidilerek, adeta ti ye alarak.
Filmdeki karakterler çok orijinaller. Hem orijinal tipler yazılmış, hem de çok iyi canlandırılmış. Fazla da uzatmaya gerek yok; izlemeniz tavsiyedir.
Bu filmde ise daha çok iki yetişkin aşığın hayat yolculuğuna değinilmiş. Yani bir üst evre; aile kurmak, çocuk sahibi olmak, düzen kurmak üzerine bir yolculuk. Ama bu sahiden bir yolculuk, yani fiilen bir yolculuk. Çelişki de bu ya; düzen kurmaya çalışan iki gezginden bahsediyoruz. Filmin havası romantik, komik, insanın içini ısıtan türden. Alelade bir romantik aşk filmindeki gibi şu “hayat sorumluluğu” bu filmde yadsınmıyor. Diğer yandan, her ne kadar orta yaş zamanı ele alınıyorsa da, ortada dramatik bir durum söz konusu değil. Her şey, adeta üzerine gidilerek alt ediliyor. Bunu da, inşa edilen karakterlerle, son derece samimi, çok daha içten bir şekilde yapıyorlar.
Özetle; insanlar romantik aşk filmlerini izlerken, en çok da şu “hayat sorumluluğu” denen şeyden bir an olsun uzaklaşmayı ve mutlu olmayı bekler. Bu filmde de elde edebilirsiniz bunu. Ama yadsınarak değil, üstüne gidilerek, adeta ti ye alarak.
Filmdeki karakterler çok orijinaller. Hem orijinal tipler yazılmış, hem de çok iyi canlandırılmış. Fazla da uzatmaya gerek yok; izlemeniz tavsiyedir.
27 Şubat 2012 Pazartesi
bin-jip
bu film üzerine ne söylesem saçmalamış hissederim kendimi. lakin buradaki varlığım ziyadesiyle saçmalamak üzerine olduğu için söylemeye karar verdim. evet, bin jip’i yani bir kim ki duk filmini anlatmaya çalışacağım.
bu filmi her izlediğimde kendimi iyi hissederim. özellikle de hani şu tokat yediğimiz zamanlar olur ya; işte bu zamanlar için birebir gelmiştir hep. her şeye karşı güçlü bir “kayıtsızlık” kazandırır. çok yüksek sesli bir suskunluk gibidir. huzur bulurum her defasında.
hiç konuşmayan, yeri yurdu olmayan bir adam. tek mülkü, konar göçerliğini simgeleyen motosikletinden ibaret. insanlarla yaşamak için konuşmak gerektir. o ise konuşmadığı için insanlarla değil, onların eşyalarıyla yaşamayı tercih eder. boş evlere girer çıkar. evlerdeki bozuk eşyaları tamir eder, kirli çamaşırları yıkar. konuşa konuşa birbirlerini tüketmiş olan insanların evlerindeki bu konuklukta, onu ağırlayan insanlar değil eşyalardır. insanlar zaten bir yabancıyı ağırlamak istemezler ya. ama eşyalar kayıtsızdır. pek güzel, pek kayıtsız ağırlarlar her evde onu. konuşanların sesleri ile inleyen o evler, bir konuşmayanın dokunuşu ile şenlenir adeta.
ve bir gün, her zaman yaptığı gibi, konuşan insanların acılarının biriktiği bir eve girer. kahramanımız yemek yer, banyo yapar, çamaşırları yıkar, çiçekleri sular, bir tartıyı tamir eder. fakat bu sefer ev kimsesiz değildir. konuşanların dünyasından kopmuş, kimsesiz kalmış bir kadın da vardır. o da kayıtsızlaşmıştır. kocası tarafından bir mülk addedilmiştir çünkü. ve o da kahramanımıza katılır. insanların tanımlaya tanımlaya birbirlerini mülk addettiği bir dünyadan çıkıp, tanımsız, sahiplenmesiz bir konar göçer yaşama geçer. bu yaşamında mülkü yoktur, bir sahiplenme söz konusu değildir. sadece yaşamak vardır. eşyalar ile yaşamak. içerisinde yaşanmamış hayatlar olan evleri yaşamak.
ve elbette bir aşk vardır artık. mülkü olmayan iki suskunun aşkı. onlar birbirlerini tanımlamaz, hayatlarını tanımlamazlar. sadece yaşarlar. dünya üzerindeki, evler içerisindeki her şey insanlar yaşasın diye değil miydi zaten? onlar da yaşarlar işte. hem de çeşit çeşit yaşarlar. her şeyin hakkını verirler. yerler, içerler, banyo ederler. çamaşırları yıkarlar, eşyaları tamir ederler. onlar tüm eşyaları severler ama onlara sahip olmazlar. onlar aslında insanları da severler ama onlara sahip olmazlar. ve sonunda onlar birbirlerini de severler ama sahip olmazlar. sevmek ve yaşamak vardır; insanların bedenleri de, eşyaları da gelip geçidir çünkü.
nomen'in bu film hakkında yazdıkları için; http://eski-tas.blogspot.com/
bu filmi her izlediğimde kendimi iyi hissederim. özellikle de hani şu tokat yediğimiz zamanlar olur ya; işte bu zamanlar için birebir gelmiştir hep. her şeye karşı güçlü bir “kayıtsızlık” kazandırır. çok yüksek sesli bir suskunluk gibidir. huzur bulurum her defasında.
hiç konuşmayan, yeri yurdu olmayan bir adam. tek mülkü, konar göçerliğini simgeleyen motosikletinden ibaret. insanlarla yaşamak için konuşmak gerektir. o ise konuşmadığı için insanlarla değil, onların eşyalarıyla yaşamayı tercih eder. boş evlere girer çıkar. evlerdeki bozuk eşyaları tamir eder, kirli çamaşırları yıkar. konuşa konuşa birbirlerini tüketmiş olan insanların evlerindeki bu konuklukta, onu ağırlayan insanlar değil eşyalardır. insanlar zaten bir yabancıyı ağırlamak istemezler ya. ama eşyalar kayıtsızdır. pek güzel, pek kayıtsız ağırlarlar her evde onu. konuşanların sesleri ile inleyen o evler, bir konuşmayanın dokunuşu ile şenlenir adeta.
ve bir gün, her zaman yaptığı gibi, konuşan insanların acılarının biriktiği bir eve girer. kahramanımız yemek yer, banyo yapar, çamaşırları yıkar, çiçekleri sular, bir tartıyı tamir eder. fakat bu sefer ev kimsesiz değildir. konuşanların dünyasından kopmuş, kimsesiz kalmış bir kadın da vardır. o da kayıtsızlaşmıştır. kocası tarafından bir mülk addedilmiştir çünkü. ve o da kahramanımıza katılır. insanların tanımlaya tanımlaya birbirlerini mülk addettiği bir dünyadan çıkıp, tanımsız, sahiplenmesiz bir konar göçer yaşama geçer. bu yaşamında mülkü yoktur, bir sahiplenme söz konusu değildir. sadece yaşamak vardır. eşyalar ile yaşamak. içerisinde yaşanmamış hayatlar olan evleri yaşamak.
ve elbette bir aşk vardır artık. mülkü olmayan iki suskunun aşkı. onlar birbirlerini tanımlamaz, hayatlarını tanımlamazlar. sadece yaşarlar. dünya üzerindeki, evler içerisindeki her şey insanlar yaşasın diye değil miydi zaten? onlar da yaşarlar işte. hem de çeşit çeşit yaşarlar. her şeyin hakkını verirler. yerler, içerler, banyo ederler. çamaşırları yıkarlar, eşyaları tamir ederler. onlar tüm eşyaları severler ama onlara sahip olmazlar. onlar aslında insanları da severler ama onlara sahip olmazlar. ve sonunda onlar birbirlerini de severler ama sahip olmazlar. sevmek ve yaşamak vardır; insanların bedenleri de, eşyaları da gelip geçidir çünkü.
natacha atlas - gafsa
nomen'in bu film hakkında yazdıkları için; http://eski-tas.blogspot.com/
alaka kurulan:
bin jip,
bin-jip,
boş ev,
defalarca izlenesi filmler,
kim ki duk,
kim ki-duk,
kore sineması,
sinema
12 Şubat 2012 Pazar
antichrist
lars von trier’in filmlerini izliyorum bir süredir. kendimce bir sıralama yapmıştım ve sıra antichrist’e gelmişti. bir süre kaçtım. araya başka filmler filan soktum. ama dün izledim sonunda. ve evet kaçtığım kadar varmış. acayip rahatsız oldum izlerken. adam bu işi sahiden iyi beceriyor. kendisini takdir ettim bir kez daha.
hakkında bir şeyler yazmaya cüret edeceğimi sanmıyordum ama bu filmden sonra denemek istedim.
bir doğada yaşıyoruz neticede ve bu doğanın bir parçasıyız. bir de “insan” olmamızın getirdiği bir insanlık doğamız var. insanlığımız ki, doğada diğer canlılar gibi içgüdüsel doğrultuda yaşamıyor. doğa bizi yaşıyor, fakat biz onu insanlık bilincimizle yaşıyoruz. diğer yandan, doğa bizi yaşarken de, onunla anlaşıp anlaşmamak bize kalıyor. doğa kudretlidir, hep bir şaşmazlık içinde işler. biz ise ona içgüdüsel bir uyum sağlamak veya sağlamamak durumda kalırız çoğu kez. bazen doğa bize yaşam enerjisi veren bir güzelliktir, bazen de her şeyi hunharca katleden bir katil. bu tamamen bizimle ilgili. doğa şaşmaz, o bize böyle tavırlar almaz neticede.
ve kadınların doğadaki konumu. kadının doğurmak, yaratmak gibi bir niteliği var. insanlık doğası yönünden düşünülürse korkunç bir durum. akıllara zarar yani. film burada, bir kadının çocuğunu kaybetmesi üzerine kurularak mesajını iletiyor. çok ağır mesajlar tabi bunlar;
yalnızca çocuğumuzdan ibaret bir kök salabilme durumumuz var şu doğada. doğa hepimizi sindirecek, yok edecek neticede. yaratabileceğimiz ve ardımızda bırakabileceğimiz tek şey bu. ve kadın bunu yitiriyor. doğa ile bağlantısı olan köklerini yitiriyor. filmde çeşitli imgelerle bu mesaj pekiştiriliyor; kadının bir süre toprağa basamaması, sürekli gözümüze sokulan ağaç kökleri, sürekli devrilen ağaçlar vs. nasıl ki kadın kendisi kök saldıysa, köklerini de kendisi kesmiş gibi bir suçluluk duygusuna sahiptir. başta da dediğim gibi; doğa kimisine güzellik, kimisine ise katil olup çıkar. işte kadın için doğa her şeyi hunharca katleden bir katil olmuştur artık.
adam ise doğa ile insanlık doğasının bileşkesi görevini üstleniyor gibi. mesleği de bu yüzden çok manidar; psikolog. kadın doğayı, erkek ise rasyonelliği temsil ediyor bir yerde. çocuğunu kaybedince, kadın da tıpkı doğa gibi rasyonelliğini yitiriyor. bizi insan yapan bilinç rasyonelse de, doğa rasyonel değildir neticede. kadın yaşadıklarından sonra insanlık doğasını yitirince, erkek bunu yeniden tesis etmek için rasyonelliğini, psikoloji bilimi kullanıyor. fakat işler pek sağlıklı gelişmiyor.
kadın insanlık doğası gereği bir suçlu ve ceza çekmesi gerekiyor. erkek ise rasyonel davranıp cezanın doğallığını yadsıyor ve kadının bu yas sürecine sağlıksız bir müdahalede bulunmuş oluyor. kadını hayata rasyonellik ile bağlarken, doğal gelişimi sekteye uğratıyor. kadını korkularıyla yüzleştirmek, hepsinin üzerine giderek onları alt etmek ile tez vakitte sağlığına kavuşturabileceğine inanıyor. tüm bu yüzleşmeler sonrasında, kadın inceldiği yerden kopuyor. daha sonra korkunç şeyler oluyor.
diğer yandan rasyonel erkek için de içsel bir değişim söz konusu. adım adım kadının sürüklendiği noktada, kendisi de bir tür değişime uğruyor. doğada karşısına çıkan çeşitli imgeler sürekli bir mesaj iletiyor ona. bu işin sonunun hiç iyi bir yere varmayacağını kestirmeye başlıyor. kadının korkuları için çizdiği piramitin tepesine, kadının kendisini yazdığı an da film kopuyor. bunu baştan farkına varabilseydi şüphesiz farklı şekillerde gelişebilirdi. fakat bilim ona kazandırdığı rasyonellik yüzünden, bu gerçekten kendisini de, kadını da uzaklaştırmaya çalışması sağlıksız bir gelişime sebep oluyor. insanoğlunun bazen en korkunç düşmanı kendisidir mesajı çıkıyor burada.
yaratmak ve öldürmek. bu doğanın kudretine mahsus bir olay değil de ne? peki ya kadınlar. onlar da böylesi ağır bir sorumluluk yüklenebiliyorlar sanki. şöyle sorayım; sevişirken çocuğunu ihmal edip, onun ölümüne sebep olan bir anne; doğada kendini bir yaratıcı olarak mı konumlandırsın, yoksa bir katil olarak mı? evet böylesi bir yere varıyor bu acımazsız film. çok canımı yaktın yine lars alacağın olsun.
hakkında bir şeyler yazmaya cüret edeceğimi sanmıyordum ama bu filmden sonra denemek istedim.
bir doğada yaşıyoruz neticede ve bu doğanın bir parçasıyız. bir de “insan” olmamızın getirdiği bir insanlık doğamız var. insanlığımız ki, doğada diğer canlılar gibi içgüdüsel doğrultuda yaşamıyor. doğa bizi yaşıyor, fakat biz onu insanlık bilincimizle yaşıyoruz. diğer yandan, doğa bizi yaşarken de, onunla anlaşıp anlaşmamak bize kalıyor. doğa kudretlidir, hep bir şaşmazlık içinde işler. biz ise ona içgüdüsel bir uyum sağlamak veya sağlamamak durumda kalırız çoğu kez. bazen doğa bize yaşam enerjisi veren bir güzelliktir, bazen de her şeyi hunharca katleden bir katil. bu tamamen bizimle ilgili. doğa şaşmaz, o bize böyle tavırlar almaz neticede.
ve kadınların doğadaki konumu. kadının doğurmak, yaratmak gibi bir niteliği var. insanlık doğası yönünden düşünülürse korkunç bir durum. akıllara zarar yani. film burada, bir kadının çocuğunu kaybetmesi üzerine kurularak mesajını iletiyor. çok ağır mesajlar tabi bunlar;
yalnızca çocuğumuzdan ibaret bir kök salabilme durumumuz var şu doğada. doğa hepimizi sindirecek, yok edecek neticede. yaratabileceğimiz ve ardımızda bırakabileceğimiz tek şey bu. ve kadın bunu yitiriyor. doğa ile bağlantısı olan köklerini yitiriyor. filmde çeşitli imgelerle bu mesaj pekiştiriliyor; kadının bir süre toprağa basamaması, sürekli gözümüze sokulan ağaç kökleri, sürekli devrilen ağaçlar vs. nasıl ki kadın kendisi kök saldıysa, köklerini de kendisi kesmiş gibi bir suçluluk duygusuna sahiptir. başta da dediğim gibi; doğa kimisine güzellik, kimisine ise katil olup çıkar. işte kadın için doğa her şeyi hunharca katleden bir katil olmuştur artık.
adam ise doğa ile insanlık doğasının bileşkesi görevini üstleniyor gibi. mesleği de bu yüzden çok manidar; psikolog. kadın doğayı, erkek ise rasyonelliği temsil ediyor bir yerde. çocuğunu kaybedince, kadın da tıpkı doğa gibi rasyonelliğini yitiriyor. bizi insan yapan bilinç rasyonelse de, doğa rasyonel değildir neticede. kadın yaşadıklarından sonra insanlık doğasını yitirince, erkek bunu yeniden tesis etmek için rasyonelliğini, psikoloji bilimi kullanıyor. fakat işler pek sağlıklı gelişmiyor.
kadın insanlık doğası gereği bir suçlu ve ceza çekmesi gerekiyor. erkek ise rasyonel davranıp cezanın doğallığını yadsıyor ve kadının bu yas sürecine sağlıksız bir müdahalede bulunmuş oluyor. kadını hayata rasyonellik ile bağlarken, doğal gelişimi sekteye uğratıyor. kadını korkularıyla yüzleştirmek, hepsinin üzerine giderek onları alt etmek ile tez vakitte sağlığına kavuşturabileceğine inanıyor. tüm bu yüzleşmeler sonrasında, kadın inceldiği yerden kopuyor. daha sonra korkunç şeyler oluyor.
diğer yandan rasyonel erkek için de içsel bir değişim söz konusu. adım adım kadının sürüklendiği noktada, kendisi de bir tür değişime uğruyor. doğada karşısına çıkan çeşitli imgeler sürekli bir mesaj iletiyor ona. bu işin sonunun hiç iyi bir yere varmayacağını kestirmeye başlıyor. kadının korkuları için çizdiği piramitin tepesine, kadının kendisini yazdığı an da film kopuyor. bunu baştan farkına varabilseydi şüphesiz farklı şekillerde gelişebilirdi. fakat bilim ona kazandırdığı rasyonellik yüzünden, bu gerçekten kendisini de, kadını da uzaklaştırmaya çalışması sağlıksız bir gelişime sebep oluyor. insanoğlunun bazen en korkunç düşmanı kendisidir mesajı çıkıyor burada.
yaratmak ve öldürmek. bu doğanın kudretine mahsus bir olay değil de ne? peki ya kadınlar. onlar da böylesi ağır bir sorumluluk yüklenebiliyorlar sanki. şöyle sorayım; sevişirken çocuğunu ihmal edip, onun ölümüne sebep olan bir anne; doğada kendini bir yaratıcı olarak mı konumlandırsın, yoksa bir katil olarak mı? evet böylesi bir yere varıyor bu acımazsız film. çok canımı yaktın yine lars alacağın olsun.
alaka kurulan:
antichrist,
doğa,
insanlık doğası,
kadın,
kök,
kök salmak,
lars von trier,
psikoloji,
rasyonel,
sinema,
yaratmak
5 Şubat 2012 Pazar
synecdoche new york
Bu filmi ilk 2008’de izlemiştim sanırım. Ucundan kıyısından bir şeyler anlamıştım sadece. Bir bütün olarak değerlendirebilecek bir algı boyutuna sahip değildim tabi o zamanlar. Fakat anlamlandırabildiğim birkaç parçası bile zihnimde acayip bir etki bırakmıştı. Hep bir şekilde oradaki tiyatro oyununun bir parçasıymışım gibi hissettim.
Artık zamanıdır dedim ve bugün tekrar izledim. İzlerken notlar tuttum. Neredeyse filmi komple kâğıda yazdım gibi. Her bir sahnesi, her bir diyalogu, her bir sözcüğü mesaj yüklü olan çok sarsıcı bir film. Tıpkı bir kitap gibi. İnsanın hayatını değiştiren türden...
Charlie Kaufman’ı seviyorum. Düşündüklerini ve yansıttıklarını çok önemsiyorum. Bu filmde senaryo ile de kalmamış ve yönetmenlik de yapmış. Tamamıyla kendi yapımı olmasından kaynaklanan bu özgürlük, filmi biraz daha karmaşık kılmış olabilir belki. Öyle insanlık zihnindeki normatif bir mizansen değil bu. Bu tür şeyler anlatmak derdinde değil Kaufman. Kim ne anlarsa diye ortaya bırakıyor. Ve ben her seferinde bundan büyük bir pay aldığımı düşünüyorum. Onun yaptığı işlerden çok fena etkileniyorum. Bu filmde kendimi kaybettim yine. Günlerce yatağıma yatıp sadece bu filmi düşünmek istedim. Bir çözüm mü veya bir soru mu bunu bilemiyorum. Kim ne anlarsa işte…
Filmin içeriği hakkında bir şeyler yazmak isteseydim sanırım onlarca sayfa yazabilirdim. Çok da yorulurdum bunu yaparken. Filmi izlerken 2,5 sayfa not tuttuğum düşünülürse.
Filmi sonra tekrar izleyeceğim elbette. Belki o zaman daha başka şeyler düşünürsem içeriği hakkında geniş bir yazı yazabilirim. Kendimde o gücü göremiyorum şu an. Bilmem kaçıncı izleyişimde belki kolay gelirse deneyebilirim.
Ayrıca filmden bazı metinler paylaşmak istiyorum. Bunu da sizlerin ilgisini çeksin de izleyin diye yapıyorum. Spoiler içeriyor gibi olsa da bu durumun kötü bir etkisi olacağını sanmam. Aksine filmi yorumlamada katkısı olacaktır. Zaten bu filmin tek bir kez izlenecek bir film olmadığını düşünüyorum.
Cenaze törende rahibin konuşması;
Herşey senin düşündüğünden daha karmaşık. Doğru olanın, sadece 10'da 1'ini görüyorsun. Verdiğin her karardan etkilenecek milyonlarca şey var. Her seçim yaptığında hayatını mahvedebilirsin. Ama belki de aradan 20 yıl geçer ve sen asla ama asla neden böyle olduğunu anlayamayabilirsin. Ve doğru işi yapmak için yalnızca tek şansın vardır. Sadece dene ve boşanmanın nedenini bulmaya çalış. Ve kader diye bir şeyin olmadığını söylerler ama herkes kendi kaderini belirler. Ve dünya ne kadar uzun süre devam ederse etsin sen sadece saniyelik bir zaman dilimi için buradasın. Zamanının büyük bir kısmı, ölüyken ya da doğmamışken harcanır. Ama yaşamak varken, sen, birinin gelip her şeyi düzeltmesini bekliyorsun. Bir telefon için, bir mektup için ya da bir bakış için yıllarını harcıyorsun. Ve gelecek gibi görünmesine rağmen asla gelmiyor. Sonuçta zamanını hayal meyal bir pişmanlık ya da gerçekleşmesi imkânsız bir umut ile geçiriyorsun. Sana bağlılık hissettiren bir şey. Kendini bir bütün hissetmeni sağlayan şey. Sevildiğini hissetmeni sağlayan bir şey. Gerçek şu ki çok kızgınım. Ve gerçek şu ki lanet olsun çok mutsuzum. Ve gerçek şu ki, çok yalnız kaldım ve çok uzun süre çok acı çektim. Ve yalnız kaldıkça, bütün bu süreç zarfında iyiymişim gibi davrandım. Nedenini bilmiyorum. Belki herkes kendi dertleriyle ilgilenirken benim zavallılığımı duymak istemediği için. Pekala, herkesin a.ına koyayım. Amin…
Ellen’ın Caden’a talimatı;
Bir zamanlar önünde olan heyecanlı ve gizemli gelecek artık arkanda kaldı. Yaşandı, anlaşıldı, hayal kırıklığıydı. Özel olmadığını fark edeceksin. Var oluşunun içinde sıkışıp kalmıştın ve şimdi yavaşça kayıp gidiyorsun. Bu herkesin yaşadığı tecrübe. Her birimizin. Özgül şeyler bir anlam ifade etmez. Herkes herkes gibidir. Sen Adele'sin, Hazel, Claire, Olive'sin. Sen Ellen'sin. O'nun bütün küçük mutsuzlukları senin. Bütün yalnızlığı. Gri, saman gibi saçları. Kırmızı, soyulmuş elleri. Onlar senin. Artık bunu anlamanın zamanı geldi. Yürü. Sana tapan insanlar, tapmayı bıraktıkça öldükçe, yollarına devam ettikçe onları çıkarıp attıkça, kendi güzelliğini çıkarıp attıkça, gençliğin dünya seni unutmaya başlayınca, sen fani olduğunu fark ettikçe, özelliklerini bir bir kaybettikçe, seni artık kimsenin izlemediğini ve eskiden de hiç izleyenin olmadığını öğrendiğinde, sadece sürmeyi düşüneceksin. Ne nereden geldiğini ne de nereye gideceğini… sadece süreceksin, vakit öldüreceksin. Şimdi buradasın. Saat 7:43. Şimdi buradasın. Saat 7:44. Ve şimdi yoksun.
Artık zamanıdır dedim ve bugün tekrar izledim. İzlerken notlar tuttum. Neredeyse filmi komple kâğıda yazdım gibi. Her bir sahnesi, her bir diyalogu, her bir sözcüğü mesaj yüklü olan çok sarsıcı bir film. Tıpkı bir kitap gibi. İnsanın hayatını değiştiren türden...
Charlie Kaufman’ı seviyorum. Düşündüklerini ve yansıttıklarını çok önemsiyorum. Bu filmde senaryo ile de kalmamış ve yönetmenlik de yapmış. Tamamıyla kendi yapımı olmasından kaynaklanan bu özgürlük, filmi biraz daha karmaşık kılmış olabilir belki. Öyle insanlık zihnindeki normatif bir mizansen değil bu. Bu tür şeyler anlatmak derdinde değil Kaufman. Kim ne anlarsa diye ortaya bırakıyor. Ve ben her seferinde bundan büyük bir pay aldığımı düşünüyorum. Onun yaptığı işlerden çok fena etkileniyorum. Bu filmde kendimi kaybettim yine. Günlerce yatağıma yatıp sadece bu filmi düşünmek istedim. Bir çözüm mü veya bir soru mu bunu bilemiyorum. Kim ne anlarsa işte…
Filmin içeriği hakkında bir şeyler yazmak isteseydim sanırım onlarca sayfa yazabilirdim. Çok da yorulurdum bunu yaparken. Filmi izlerken 2,5 sayfa not tuttuğum düşünülürse.
Filmi sonra tekrar izleyeceğim elbette. Belki o zaman daha başka şeyler düşünürsem içeriği hakkında geniş bir yazı yazabilirim. Kendimde o gücü göremiyorum şu an. Bilmem kaçıncı izleyişimde belki kolay gelirse deneyebilirim.
Ayrıca filmden bazı metinler paylaşmak istiyorum. Bunu da sizlerin ilgisini çeksin de izleyin diye yapıyorum. Spoiler içeriyor gibi olsa da bu durumun kötü bir etkisi olacağını sanmam. Aksine filmi yorumlamada katkısı olacaktır. Zaten bu filmin tek bir kez izlenecek bir film olmadığını düşünüyorum.
Cenaze törende rahibin konuşması;
Herşey senin düşündüğünden daha karmaşık. Doğru olanın, sadece 10'da 1'ini görüyorsun. Verdiğin her karardan etkilenecek milyonlarca şey var. Her seçim yaptığında hayatını mahvedebilirsin. Ama belki de aradan 20 yıl geçer ve sen asla ama asla neden böyle olduğunu anlayamayabilirsin. Ve doğru işi yapmak için yalnızca tek şansın vardır. Sadece dene ve boşanmanın nedenini bulmaya çalış. Ve kader diye bir şeyin olmadığını söylerler ama herkes kendi kaderini belirler. Ve dünya ne kadar uzun süre devam ederse etsin sen sadece saniyelik bir zaman dilimi için buradasın. Zamanının büyük bir kısmı, ölüyken ya da doğmamışken harcanır. Ama yaşamak varken, sen, birinin gelip her şeyi düzeltmesini bekliyorsun. Bir telefon için, bir mektup için ya da bir bakış için yıllarını harcıyorsun. Ve gelecek gibi görünmesine rağmen asla gelmiyor. Sonuçta zamanını hayal meyal bir pişmanlık ya da gerçekleşmesi imkânsız bir umut ile geçiriyorsun. Sana bağlılık hissettiren bir şey. Kendini bir bütün hissetmeni sağlayan şey. Sevildiğini hissetmeni sağlayan bir şey. Gerçek şu ki çok kızgınım. Ve gerçek şu ki lanet olsun çok mutsuzum. Ve gerçek şu ki, çok yalnız kaldım ve çok uzun süre çok acı çektim. Ve yalnız kaldıkça, bütün bu süreç zarfında iyiymişim gibi davrandım. Nedenini bilmiyorum. Belki herkes kendi dertleriyle ilgilenirken benim zavallılığımı duymak istemediği için. Pekala, herkesin a.ına koyayım. Amin…
Ellen’ın Caden’a talimatı;
Bir zamanlar önünde olan heyecanlı ve gizemli gelecek artık arkanda kaldı. Yaşandı, anlaşıldı, hayal kırıklığıydı. Özel olmadığını fark edeceksin. Var oluşunun içinde sıkışıp kalmıştın ve şimdi yavaşça kayıp gidiyorsun. Bu herkesin yaşadığı tecrübe. Her birimizin. Özgül şeyler bir anlam ifade etmez. Herkes herkes gibidir. Sen Adele'sin, Hazel, Claire, Olive'sin. Sen Ellen'sin. O'nun bütün küçük mutsuzlukları senin. Bütün yalnızlığı. Gri, saman gibi saçları. Kırmızı, soyulmuş elleri. Onlar senin. Artık bunu anlamanın zamanı geldi. Yürü. Sana tapan insanlar, tapmayı bıraktıkça öldükçe, yollarına devam ettikçe onları çıkarıp attıkça, kendi güzelliğini çıkarıp attıkça, gençliğin dünya seni unutmaya başlayınca, sen fani olduğunu fark ettikçe, özelliklerini bir bir kaybettikçe, seni artık kimsenin izlemediğini ve eskiden de hiç izleyenin olmadığını öğrendiğinde, sadece sürmeyi düşüneceksin. Ne nereden geldiğini ne de nereye gideceğini… sadece süreceksin, vakit öldüreceksin. Şimdi buradasın. Saat 7:43. Şimdi buradasın. Saat 7:44. Ve şimdi yoksun.
20 Ocak 2012 Cuma
spider
Şizofreni temalı filmleri hep beğenmişimdir. Hele ki film doğrudan şizofren karakterin gözünden anlatılıyorsa. Bu tür filmlerde, izleyenler de, hayal ile gerçeklik arasındaki ayrımı tıpkı karakter gibi yitirirse, sağlam bir kurgu var demektir bence. Bunu bir ölçüt olarak alırsak, bu filmde kurgu zayıftı diyebilirim. Sanırım kitaptan uyarlanmaymış. Fakat her şey kurguya dayanmamış gibi zaten. Öyle olsaydı tamamen şizofren karakterin gözünden anlatırdı. Bu filmde dış açıdan da sahneler var ki izleyenleri bu gerçek – hayal ikileminden çıkartıyor bu. Şizofren adam, olaylar cereyan ederken, adeta bir hayalet gibi seyirci oluyor. Bizi de böylece farklı açılardan seyirci kılıyor.
Filmin kurgusu, sürekleyicilikten çok, bir şeyler anlatma derdinde. Daha çok psikolojik sendromlar üzerinde şekillenmiş gibi. Diğer filmlerde karakter doğrudan şizofrendir ve sağlam bir kurgu ile bu karakterin üzerinden anlatım yapılarak olaylar gelişir. Bu filmde ise bir karakterin şizofren oluşunun temelleri üzerinde durulmuş ve başka sendromlarla ilişkilendirilmiş. Mesela şizofrenin başlangıcını oedipus kompleksine dayandırmış. Daha sonra rehabilite süreçleri, sonrasında olayların meydana geldiği yere dönüş ile tekrar şizofrenin baş göstermesi vs. Kitap nasıl bilmiyorum tabi ki ama yazarın derdi sanırım şizofreniyi temellendirmekmiş gibi.
İzlemeyenler için tavsiye edebilir miyim bilmiyorum. Durgun bir film yani sıkılabilirsiniz. Şizofreniye merakınız varsa izleyin derim tabi.
Filmin kurgusu, sürekleyicilikten çok, bir şeyler anlatma derdinde. Daha çok psikolojik sendromlar üzerinde şekillenmiş gibi. Diğer filmlerde karakter doğrudan şizofrendir ve sağlam bir kurgu ile bu karakterin üzerinden anlatım yapılarak olaylar gelişir. Bu filmde ise bir karakterin şizofren oluşunun temelleri üzerinde durulmuş ve başka sendromlarla ilişkilendirilmiş. Mesela şizofrenin başlangıcını oedipus kompleksine dayandırmış. Daha sonra rehabilite süreçleri, sonrasında olayların meydana geldiği yere dönüş ile tekrar şizofrenin baş göstermesi vs. Kitap nasıl bilmiyorum tabi ki ama yazarın derdi sanırım şizofreniyi temellendirmekmiş gibi.
İzlemeyenler için tavsiye edebilir miyim bilmiyorum. Durgun bir film yani sıkılabilirsiniz. Şizofreniye merakınız varsa izleyin derim tabi.
alaka kurulan:
kitaptan uyarlama,
oedipus kompleksi,
örümcek,
schizophrenia,
sinema,
spider,
şizofren,
şizofreni
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















