kore sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kore sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2014 Cumartesi

poetry (shi)


Zaman akıp giderken biz de yitip gideriz. Güzelliğimiz gider, renklerimiz gider, kelimelerimiz gider. Bizden giderken çevremizden de gider. Geriye anlatabilecek ne güzellikler kalır, ne de renkler; zira kelimelerimiz gitmiştir. Zihnimizden ziyade gönlümüzden ırak olmuşlardır bir kere…

Güleç yüzlü, rengârenk giyinen yaşlı bir kadın, zamana meydan okurcasına, kendinden ve çevresinden yitip gidenleri değil de yeşeren güzellikleri tasvire girişir ve şiir yazmaya karar verir. Sürekli kelimeleri unutan bir alzheimer hastasının şiir yazma serüveni bu ironiyi perçinler şüphesiz. Fakat bu meydan okuma serüveni, intihar eden küçük bir kızın hayatıyla kesişince yön değiştirir. O sürekli çevresindeki güzellikleri tasvir etmeye çalışırken ortada büyük bir acı gerçek vardır çünkü. Kendini keşif süreci başka bir kapıya, bu gerçekliğe dayanır artık. Herkes bu gerçekliği unutturmaya çalışsa da o alzheimerlı haliyle bu unutuluşa meydan okur bu sefer. Sürekli denemesine rağmen hiçbir zaman bir şiir yazamayacağını düşünür. Çünkü gönlündeki güzelliklere gölge düşürmüştür artık. Gönlünden kelimeler dökülemez bir türlü. Kendini en güzel hissettiği zamanı anlatırken ağlar mesela. Çünkü bu küçük kız tam da o yaşlarda canına kıymıştır.

Şiir yazmak öyle parasını verip kursta öğrenebilecek bir yeti değildir sözüm ona. Tıpkı canına kıymış bir kızın kefaretinin parayla ödenemeyeceği gibi. Sonuçta kursta tek bir kişi bile şiir yazamaz. Diğer yandan yaşlı kadın torununu ihbar ederek kendi payına düşen kefareti öder. Kursta tek şiir yazan da kendisi olmuştur. Gönlünden kelimeler ancak bu küçük kızın şarkısı olarak çıkabilmiştir.

7 Aralık 2013 Cumartesi

pieta

Pieta aylardır bilgisayarımda duran fakat bir türlü izlemeye kıyamadığım bir filmdi. Ben ki ara ara sırf doyurucu bir film izlemek istediğimde, herhangi bir kim ki duk filmi açıp tekrar tekrar izlerim. Pieta izlemediğim tek kim ki duk filmi olarak bir süre dursun istedim. Ayrıca izlemek için ona güzel bir zamanımı ayırmayı tasarlamıştım. Ne bileyim akşam işten çıkıp eve geldiğimde izlersem yazık olurdu. Neyse ki bugün güzel bir uyku sonrası öğlenin bir vaktinde uyanıp kuruldum karşısına.

Aslında beklediğimden çok farklı bir film çıktığını söyleyebilirim. Şu an duygusal manada darmadağın bir haldeyim, kafamda ucu birbirinden bağımsız birçok imge var. Kim ki duk sağ olsun fena halde üzdü beni. Şu durumda sıcağı sıcağına hakkında bir şeyler yazmanın da pek sağlıklı olmadığını biliyorum. Ama daha sonra hakkında bir şey yazmaya üşeneceğimi de biliyorum.

Kim ki duk da rahatsız edici yönetmenler kervanına mı katıldı sorusunu sordurtan cinstendi. Önceki filmlerini şöyle bir düşündüğümde, genel itibariyle her biri gayet naif, gayet dingin bir anlatım ve kurguya sahip, fakat verdiği mesajlar açısında da etkileyici filmlerdi. Fakat bu filmin anlatımı da kurgusu da çok rahatsız edici cinsten. Diş gıcırdatan ağır sahneleri var ve hikâye sona doğru iyice tırmandırıp en sonunda tepeden aşağı atıyor izleyiciyi.

Tesadüf ya en son izlediğim kore filmi olan breathless ile pieta şiddet ve aile dramı konusu açısından birbirlerinin devamı gibi oldu. İkisinde de aile dramı neticesinde psikopat olmuş bir adam başrolde. Hatta o kadar ki iki filmde de bu psikopatlar tefeciden alınan borçları tahsil etmek işi ile meşguller. Breathless’de döverek tahsilat söz konusuydu ama bunda daha da ağır bir şekilde insanları sakat bırakıp alacakları sigortadan tahsil etme acımasızlığı var. Kore’de böyle bir sıkıntı var demek ki, bizde de bir dönem olduğu gibi... Belki hala da vardır tabi.

Ama bu film kim ki duk filmi olduğundan kıyas kabul etmez benim nazarımda. Her ne kadar üslubu değiştirmiş olsa da baki kalan şeyler var çünkü. Mesela olay örgüsü, kullanılan imgeler gibi.

Bazen düşünürüm; mesela büyükşehirlerde kurulu organize sanayi bölgelerinde irili ufaklı binlerce atölye vardır ve buralarda insanlar para kazanarak hayat kurarlar. Sabahtan akşama kadar aynı tezgâhta ömür çürüterek karşılığında huzurlu bir yuva inşa etmeye çalışırlar. Bu yuvada bir çocuk büyür, daha sonra da o ileride aynı şekilde yuva kurar. Filmde de görüldüğü üzere, mesela ömrünü bir tezgâhta tüketip de yuva kuramayanlar da vardır ki o da intihar etti zaten.

Tüm bu hayat tezgâhının enerjisi paradır neticede. Ama bir de borçlanma imkânı sunulur ya hani. Bir nevi bugün için gelecekten gün çalmak misali. Bazı hayatların geleceği yoktur aslında, aynı tezgâhta hayat tüketmek üzere programlanmasına rağmen olmayan gelecekten gün çalmaya kalkışabilirler. Tabi sistem bunları fena halde cezalandırmaktan geri kalmayacaktır. Ne yuvalar bozulur, ne hayatlar harcanır bu yüzden. Tam da burada insanlık sorgulanabilir işte. Para metasının harcanabilir bir değerden öte insanların hayatlarını harcayan korkunç tarafı düşünülürse.

İnsanlık demişken; hepimizin sağlıklı bir çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği için, kolektif bilinçdışı terazisiyle vicdan oluşumu için, para gibi somut bir şeyin, öznel tüm değerlerin tosladığı nesnel bir duvar görevi görmesine ne demeli? Bir çocuk annesiz büyürse mesela bu öznel durumu toplum nasıl göğüsler ve onu nasıl kendisine kazandırabilir? Herkesin para peşinde koştuğu hayat koşturmacası elbette onu yalnız bırakacaktır. Herkes tezgahında kendi yuvasını ayakta tutmaya yetebilecektir. Peki öyleyse ona bu para düzeninde nasıl bir rol biçilebilir? Tabii ki de psikopatlık. İnsanları sakat bırakarak para tahsil eden, fakirden alıp zengine vermek misyonu yüklenilmiş ekonomik birim olur. Hepimiz bir ekonomik birimiz bu sistemde değil mi? Parayla ölçmediğimiz ne kaldı ki insanlığımız kalsın.

Ama tüm bu acımasızlıkları, toplumun göğüsleyemediği her ne varsa göğüsleyecek annelik olgusu da vardır. Bir anne bu para düzenine kurban verdiği oğlunun intikamını nasıl alabilir? Para karşılığı bir silah alıp oğlunun katilini öldürerek mi? Ama böyle olmaz. Öylesine bir intikam alır ki hani bu kendi bireysel intikamından çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü onun için ölüm sadece yakınlarına hissettirdiğiyle acımasızlıktır, yoksa kendisinin de dediği gibi; ölmek nedir ki? Ölümden beteri de vardır ve aslında şu hayat tezgâhlarında tükenenler ölümden beter bir yaşamı sürdürmektedir.

Annesiz bir vicdansıza önce anne olur sonra da ona vicdan kazandırır. Ama en sonunda öylesi bir intikam alır ki; annesini (yani kendini) öldürerek onu vicdanıyla baş başa bırakır, ölümden beter olan o duruma sokar. Sonunda o da bu duruma dayanamayıp oğlu gibi yine bir kanca vasıtasıyla intihar eder.

Çok acayip bir filmdi yani bu kadar şey yazıp da hala giriş dahi yapamadığımı hissediyorum. Ama burada bırakacağım yoruldum.

8 Kasım 2013 Cuma

ddongpari (breathless)

Hani bizde "gazetelerin 3. sayfa haberlerine konu olan hayatlar" şeklinde bir tabir vardır. Bu hayatlar genel itibariyle bize uzaktır bir bakıma ama ibret açısından içselleştirdiğimiz bir durum da söz konusu olagelir. Bizim gayet sağlıklı, gayet muntazam hayatlarımızın aslında bir pamukipliğine bağlı olduğunu hissettirir. Tıpkı ölüm gerçeğiyle yüzleşmek gibi bir etkidir bu; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarken bir ölüm haberi aldığımızda, yaşamın ne kadar da hafif olduğuyla yüzleşiveririz ya hani.

Bu film de 3. sayfa haberlerine konu olan hayatları çok değişik bir üslupla anlatıyor. Öyle gazetelerde yer aldığı gibi düzgün kelimelerle değil de alabildiğine küfürle anlatıyor. Kadına şiddet, bozuk aile yapıları, piç olma durumu, dayak, küfür vs. gibi bir teması var. Ama eşine az rastlanır türden bir anlatımı olduğu söylenebilir. Bu hayatlarla aramızda olan perdeyi bir an için kaldırarak tamamen sansürsüz bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu açıdan daha da bir gerçekçi, daha da bu hayatlarla yüzleşmeye davetkar diyebilirim kendi adıma. Bu ağır üsluba aşina olmayanları rahatsız edebilir tabi bu açıdan filmi tavsiye edemeyebilirim. Ama benim için çok değişik bir izlenim oldu açıkçası.

Üslubu bir tarafa bırakıp hikayeye değinmek gerekirse şiddettin aile yapısına ve aile bireyine etkisi konusunda çok ağır mesajlar verdiğini söyleyebilirim. Çocukken şiddet görmüş, şiddete tanık olmuş birinin ileride pek normal bir birey olamaması örneği var. Bir aile ferdinin kaybının diğer aile bireylerini doğrudan etkilemesi örneği de var. Filmde genel olarak bu iki açıdan değerlendirme söz konusu. Hiç düzgün işleyen bir hayata yer vermemiş, hep bir bozukluk, hep bir çarpıklık var. Film anlatmak istediği de bu sanırım. 

Ik-Joon Yang çok enteresan bir adam. Filmde çok iyi oynamış. Tam bir psikopatı canlandırmış, fazlasıyla hakkını vermiş. Bu adamın diğer enteresan tarafı da bu filmi yazıp yönetmiş olması. Yani hem filmi yazmış, hem yönetmiş hem de başrolde oynamış.

Bir de bu film hakkında şöyle gülümseten bir yazıya denk geldim; http://bunusevdim.wordpress.com
ayrıca bu blogda bir hayli uzakdoğu filmi değerlendirmesi varmış, yeni filmler keşfetmek için fırsat oldu.

7 Kasım 2013 Perşembe

daisy

Eh artık kış geldi hafiften, evde geçirilen zamanların da keyfi artıyor tabi. Hal böyle olunca da film izleme dönemim gelmiş gibi hissediyorum. Daha çok tekrarlardan oluşan bir başlangıç yaptım bu kışa. Bugünse yeni bir filmle devam ediyorum bakalım. Aslında bu kış için Kore sinemasına ağırlık verme gibi bir planım var. Çok iyi işler yapan bazı Koreli yönetmenlerin sadece 1-2 tane filmini izleyip bıraktığımı fark ettim. Jae-Young Kwak ve Wai-keung Lau da bu tür yönetmenlerden/yazarlardan benim için.  Tabi isimlerini yazıyorum böyle ama ben de bir dahaki gördüğümde hatırlamıyorum bile. IMDB sağolsun filmler üzerinden arama yaparak ulaşıyoruz bir şekilde kendilerine. Daisy filmini de biri yazmış diğeri de yönetmiş. Wai-keung Lau, Infernal Affairs filmden tanıdık. Jae-Young Kwak ise My Sassy Girl filminden. Birkaç ay önce My Sassy Girl filmini izleyip çok beğendikten sonra bir arayış içerisine girip indirdiğim filmlerden birisi bu Daisy. Bu arada My Sassy Girl’ü tekrar izlemeyi düşünüyorum zaten nicedir, blogda paylaşabilirim onu da.

Öncelikle Ji-hyun Jun, Uzakdoğulu yüzlerini birbirine karıştırma eğilimine rağmen yüzünü seçebildiğim, başka bir filmde gördüğümde ayırt edebildiğim güzeller güzeli bir hatun. My Sassy Girl’de de bu filmde de oynuyor kendisi. Orada her ne kadar hırçın bir karakteri canlandırmışsa da bu filmde tam tersi son derece dingin bir karakteri canlandırmış. Her haliyle güzel olduğunu da ispatlamış oldu tabi böylece.

Film kendi dünyasındaki sokak ressamı bir kadın ile ona âşık iki erkek arasındaki üçlü ilişkiyi anlatıyor. Erkekler birbirine zıt iki karakterden oluşuyor; birisi polis diğeri seri katil. Kadının dünyası son derece sakin ve mütevazi bir hayatken erkeklerinki bir hayli şiddetli ve karışık. Aslında her iki erkek de kadındaki dinginliğe tutkun gibi. Huzursuz dünyalarından kaçıp huzur buldukları bir liman gibi. Senaryo da bu eksende bir seyir gösteriyor aslında. Yer yer adamlar kadının yanında huzur buluyor, yer yer de kadının huzurlu dünyasını karıştırıyorlar.

Erkek karakterlerin zıtlıklarında şöyle bir ironi de var ki katil (yani kötü adam) son derece romantik ve duyarlı bir insanken diğer yandan polis (yani iyi adam) hazıra konan bir yalancı konumunda. Özünde iyi çocuk aslında tabi ama sebep olduğu şey kötü sonuçlar doğuruyor.

Romantik katilin, kim olduğunu açığa çıkarmaksızın kadına yapmış olduğu sürprizler, kadının hayatında büyük bir beklentiye sebep oluyor. Hayatı boyunca bu özel kişiyi bekliyor. Ama küçük bir yanlış anlaşma ile işler karışıyor işte. Film boyunca “o” sandığı yanlış kişiye aşık olsa da filmin son karesinde gerçek kişinin farkına varabiliyor. Ama tabi artık iş işten geçmiş oluyor.

Bu da kötü sonla biten bir Kore filmi deneyimi oldu benim için. Tabi mutlu sonla biten filmlere olan aşinalık yüzünden şaşırtıcı bir son denebilir. Hele ki aşk filmlerinin kötü sonla bitenleri daha da bir iç burkucu olmuştur hep.

27 Şubat 2012 Pazartesi

bin-jip

bu film üzerine ne söylesem saçmalamış hissederim kendimi. lakin buradaki varlığım ziyadesiyle saçmalamak üzerine olduğu için söylemeye karar verdim. evet, bin jip’i yani bir kim ki duk filmini anlatmaya çalışacağım.

bu filmi her izlediğimde kendimi iyi hissederim. özellikle de hani şu tokat yediğimiz zamanlar olur ya; işte bu zamanlar için birebir gelmiştir hep. her şeye karşı güçlü bir “kayıtsızlık” kazandırır. çok yüksek sesli bir suskunluk gibidir. huzur bulurum her defasında.

hiç konuşmayan, yeri yurdu olmayan bir adam. tek mülkü, konar göçerliğini simgeleyen motosikletinden ibaret. insanlarla yaşamak için konuşmak gerektir. o ise konuşmadığı için insanlarla değil, onların eşyalarıyla yaşamayı tercih eder. boş evlere girer çıkar. evlerdeki bozuk eşyaları tamir eder, kirli çamaşırları yıkar. konuşa konuşa birbirlerini tüketmiş olan insanların evlerindeki bu konuklukta, onu ağırlayan insanlar değil eşyalardır. insanlar zaten bir yabancıyı ağırlamak istemezler ya. ama eşyalar kayıtsızdır. pek güzel, pek kayıtsız ağırlarlar her evde onu. konuşanların sesleri ile inleyen o evler, bir konuşmayanın dokunuşu ile şenlenir adeta.

ve bir gün, her zaman yaptığı gibi, konuşan insanların acılarının biriktiği bir eve girer. kahramanımız yemek yer, banyo yapar, çamaşırları yıkar, çiçekleri sular, bir tartıyı tamir eder. fakat bu sefer ev kimsesiz değildir. konuşanların dünyasından kopmuş, kimsesiz kalmış bir kadın da vardır. o da kayıtsızlaşmıştır. kocası tarafından bir mülk addedilmiştir çünkü. ve o da kahramanımıza katılır. insanların tanımlaya tanımlaya birbirlerini mülk addettiği bir dünyadan çıkıp, tanımsız, sahiplenmesiz bir konar göçer yaşama geçer. bu yaşamında mülkü yoktur, bir sahiplenme söz konusu değildir. sadece yaşamak vardır. eşyalar ile yaşamak. içerisinde yaşanmamış hayatlar olan evleri yaşamak.

ve elbette bir aşk vardır artık. mülkü olmayan iki suskunun aşkı. onlar birbirlerini tanımlamaz, hayatlarını tanımlamazlar. sadece yaşarlar. dünya üzerindeki, evler içerisindeki her şey insanlar yaşasın diye değil miydi zaten? onlar da yaşarlar işte. hem de çeşit çeşit yaşarlar. her şeyin hakkını verirler. yerler, içerler, banyo ederler. çamaşırları yıkarlar, eşyaları tamir ederler. onlar tüm eşyaları severler ama onlara sahip olmazlar. onlar aslında insanları da severler ama onlara sahip olmazlar. ve sonunda onlar birbirlerini de severler ama sahip olmazlar. sevmek ve yaşamak vardır; insanların bedenleri de, eşyaları da gelip geçidir çünkü.

natacha atlas - gafsa

nomen'in bu film hakkında yazdıkları için; http://eski-tas.blogspot.com/

13 Ocak 2012 Cuma

kiss me kill me

Acayip bir aşk filmi. Bir kiralık katil ile sürekli intihar teşebbüsünde bulunup da başarısız olan bir kadının aşkı. Tanışmaları da zaten bu şekilde oluyor. Kadın kendini öldürtmek için kiralık katil tutuyor. Filmin en komik sahnelerinden birisi de burada cereyan ediyor; Kadın bakıyor ki adam kendisini öldürmeyecek, elinden silahı kapıyor. Adam vay be karıdaki cesarete bak şaşkınlığıyla öylece bakakalmışken, kadının silahı kendi kafasına dayadığını görüyor ve uçan tekmeyi basıp kendini öldürmesine mani oluyor. Fragmanda da görüldüğü üzere çok komik bir uçan tekme bu. Güldüm bu sahnede.

İşte böylece ilk görüşte aşk gerçekleşiyor gibi bir şey. Ama tabi bu iki karakter de çetin cevizler. Öyle hemen birbirlerine teslim etmiyorlar kendilerini. Olaylar olaylar. Bu tanışma sahnesini anlatmam filmi çekici kılmıştır zaten gerisi de aynı ekseriyetle devam edip gidiyor. Komik sahneleri, cinayetleri, hüznü filan ile hissiyatı çok karışık bir film. Diyaloglar oyunculuklar filan on numara. Zaten Kore yapımı ki sahiden iyi oyuncular var bu memlekette.

Diğer yandan düşündürücü yanları da yok değil. İnsanların hayatına son veren bir katilin, kendi hayatına son vermek isteyen bir kadına aşık olması zaten başlı başına düşündürücü. Adamın dediği “tüm insanlar aynı yaşar” ve “birisini öldürürken heyecan duymak” meselesi, yaşamak ve ölmek üzerine bir yapı kuruyor. Bunun tamamlayıcı unsuru da dile gelmeyen “insanları harekete geçiren muazzam enerji” oluyor. Herkes her şeyi aynı yaşıyor gibi görünse de, ve herkes yaşamını sadece ölümü hak ediyormuşçasına yaşıyor gibi görünse de, “herkesin yaşadığı kendine özeldir” durumuna bir geçiş var. Adam bunun ilk sinyalini futbol topu sahnesinde veriyor. Hayatı olağan akışına bırak mesajı verecek bir adam değil zira. Diğer yandan da bir arkadaşının sıradan bir tavsiyesine uyup, onca saat koynunda taşıdığı o çiçeği de kadının suratına öfkeyle çarpması var. Yaşadığı hisleri son derece sıradan, bayağı addetmiş bir kere; özel bir tarafı olduğunu hissettiği an öfke duyuyor. Diğer yandan kadının da bağları çözülüyor. Kadının zaten muzdarip olduğu bir mevzu, haliyle biraz çivi çiviyi söker durumuna geliyor. Adamı normal bir yaşama çekmeye çalışması, şüphesiz ki adamın bu hayatın sıradanlığına doğru evrilişi etkili oluyor. Araba yıkama sahnesinde de artık dile geliyor adam.

Yıkanan bir arabanın içinde bulunmak olayı bana da çok romantik gelmiştir hep. Filmin en romantik sahnesini yıkanan bir araba içinde çekmek iyi fikir. Gerçi bunu amerikan sineması yıllarca kullandı ama yine de romantik yani. Amerikalıları sevmiyor olmam bunu değiştirmez. 

Çok uzadı yazı insanlar okumayacak. Bu kadar yeterli zaten bu film için.
 
bu da fragmanı