O kadar çok gerilmiştim ki, şimdi birden bire kendimi salınca tuhaf bir şekilde boşluğa düştüğümü hissettim; içi doldurulmamış bir zamanın hissiyatı, yarını bugünden yaşama gayretkeşliğinden sıyrılma.
Alışkanlık ne şaşmaz bir şey aslında. Şu nehrin suyunu bilirim; asırlardır akar, bir tür alışkanlıktan mıdır nedir? Kayaları bile oymuş geçmiş de hala şırıl şırıl akıyor işte.
Beşer şaşar derler. Kendimden caydığım oluyor da, kendimde olmaktan cayamıyorum ya bir türlü. Bilmiyorum bırakabildim mi kendimi şu nehrin kıyısından aşağıya. Bilmiyorum artık sürükleniyor muyum zerreciklerimle. Sadece çıplaktım ve üşümüştüm; buna yordum ben de gidişatı. Bilmiyorum yol aldım mı ve asıl bilmiyorum ki gidiyor muyum?
Uyumuyormuşum ne zamandır. Bir tür cehenneme uyanığım nicedir. Şimdi ise üşüdüm birden. Suya yordum üşüyüşümü. Ben hep çıplaktım hem. Ateşe gitse en çok yanan, suya gitse en çok üşüyen çıplak. Üşüyorum ve uyuyorum artık.
12 Mart 2012 Pazartesi
10 Mart 2012 Cumartesi
ateizm hastalığı
7 Mart 2012 Çarşamba
light in babylon
Belki istiklal caddesinde yürürken karşınıza çıkarlar.
"sei enaich vrey" (orijinal)
"sei enaich vrey" (istiklal cad. performans)
yine pek şahane bir parça olan "istanbul"
burada biraz daha kaliteli kaydetmişler
bazıları elemanlar gidiyor, bazı elemanlar geliyor ama müzik devam ediyor.
ayrıca şu santur denen aletin hastasıyım. çalmayı öğrenmek isterdim.
3 Mart 2012 Cumartesi
dogville
İnsanoğlunun kibirden arınmasının mümkün olmadığı, kibrin kaçınılmaz olduğu mesajını veren bir film.
Kibir öyle bir şeydir ki; bir başkası ile bizi, yere tebeşirle çizilmiş bir çizgi kadar ayrı tutabilir ancak. Duvarları yoktur kibrin, ayıramaz bizi; ve kimsenin kimseden saklayabileceği, sakınabileceği bir varoluş alanı bırakmaz.
Diğer yandan da, insanları birbirinden ayıran en temel şeylerden birisi değil midir bu kibir? Kendimizi değerlemek, bir başkası tarafından değerlendirilmek için, birbirimizi sıfatlamak, sınıflandırmak için en elzem şey olup çıkar. Kibir, herkesi kendince en özel kılarken, diğerleri tarafından da yargılanmayı kabul etmektir bir yerde.
Grace de kendince özel bir insan. Etik değerlerin kibrinden arınmış, kendi yüce idealleri olan birisi. Film de, Grace’in, küçük bir kasaba tarafından kabul ediliş süreci, kabul görüşü, benimsenişi ve sonunda tüketilişinin hazin öyküsünü anlatıyor.
Peygamberlik mertebesine erişmiş, insanları sadece koşulların el verdiği şekilde davranan ve yanlışları da sadece koşulların gereği yaptığını varsayan bir kibirlidir Grace. Dünyada olup biten her şeyin bir haklı gerekçesi olduğunu varsayabilecek bir boyuttayken, kendisine yapılanları da sineye çeker haliyle. Fakat Grace’in öncelikle şu soruyu sorması gerekiyordu kendisine; “Eğer ben karşımdaki insanın yerinde olsam, böyle yapar mıydım?” Bu soruyu babası ona yöneltince verdiği cevap şüphesiz ki “hayır” oldu. Tam da burada her şeyin farkına vardı, ne kadar kibirli olduğunu anladı.
Buradan çıkan sonuç ise; insanın kendini yüce ideallere adaması, kötülüklere ve zulme karşı kayıtsız kalacak düzeyde gelmesi demek, insanlardan üstün olması demektir ve bu da bir tür kibirdir. Çünkü bu kibir denen şeyin karşılığı insanlıktadır. İnsanlara karşı her tutumumuz kaçınılmaz bir kibirdir. Mesela bir taşa karşı kibirli olmamız söz konusu değildir. Çünkü taş kayıtsızdır, ona karşı gösterilen kibir hiçbir şey ifade etmez.
Burada yüce idealleri olan Grace şüphesiz ki İsa’yı sembolize ediyor; insanların yardımına koşması, insanlar tarafından zincire vurulması, yapılan zulmü sineye çekmesi ile bir çok açıdan gözlemlenebilir bu. Fakat filmin sonunda, İsa gibi insanlığa ders olmak adına yok olup gitmiyor. O insanları yok ediyor. Adaleti sağlıyor. Burada şüphesiz ki kendisine karşı yapılan adaletsizliğin adaletini sağlamak peşinde de değil Grace; insan doğasının adaletini tesis ediyor.
Buradaki kibri çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir alıntı var Sarter’dan;
“…Hatta zaman zaman, kendime deha malederek, arzularımın altında bir seviyede kaldığım hissine kapılırım. Böyle bir şeyle yetiniyor olmak zaten küçültücüdür. Aslında bu kibir, dünya karşısında mutlak bir bilince sahip olmanın gururudur. Kah bir bilinç olmaya, kah bütün dünyayı bilmeye hayran kalırım. Dünyaya dayanan bir bilinç, işte kibirlendiğim şey bu.
…bu kibir denen şey her bilincin tekliği ile insanlık durumunun genelliği arasında salınır. İnsanlık bilincinin durumunu üstlenen bir bilinç olduğum için kibir duyuyorum. Ve bu aklı başında kibir bir anda erişilmez olur. “Gözde” nitelikleriyle, kudretiyle, güzelliğiyle, zekasıyla ve hatta erdemleriyle övünen kişi umutsuzluk ve alçakgönüllülük içinde bir öznedir, çünkü o, bu şekilde aynı zamanda, bir diğerinin yargılanmasını ve kıyaslamasını kabul etmiştir. Ama ben kibrimin nesnesini bir diğerinin yargılamasından ve her tür kıyaslamadan kaçırıyorum. Çünkü benim gurur duyduğum şey, beni biricik kılan (herkes aynı şekilde, kendi türünde biriciktir) şey ve ilk başta diğerinin yargısında kaçan şeydir. Diğerinin varlığını benim için mümkün kulan da bilinçtir.”
Bu alıntı nomen’in KİBİR; Kİ BİR BÜYÜK GÜNAHTIR! başlıklı yazısından alınmıştır. Bu şahane metni de Dogville filmiyle çok alakalı bulduğumu söylemeliyim.
Kibir öyle bir şeydir ki; bir başkası ile bizi, yere tebeşirle çizilmiş bir çizgi kadar ayrı tutabilir ancak. Duvarları yoktur kibrin, ayıramaz bizi; ve kimsenin kimseden saklayabileceği, sakınabileceği bir varoluş alanı bırakmaz.
Diğer yandan da, insanları birbirinden ayıran en temel şeylerden birisi değil midir bu kibir? Kendimizi değerlemek, bir başkası tarafından değerlendirilmek için, birbirimizi sıfatlamak, sınıflandırmak için en elzem şey olup çıkar. Kibir, herkesi kendince en özel kılarken, diğerleri tarafından da yargılanmayı kabul etmektir bir yerde.
Grace de kendince özel bir insan. Etik değerlerin kibrinden arınmış, kendi yüce idealleri olan birisi. Film de, Grace’in, küçük bir kasaba tarafından kabul ediliş süreci, kabul görüşü, benimsenişi ve sonunda tüketilişinin hazin öyküsünü anlatıyor.
Peygamberlik mertebesine erişmiş, insanları sadece koşulların el verdiği şekilde davranan ve yanlışları da sadece koşulların gereği yaptığını varsayan bir kibirlidir Grace. Dünyada olup biten her şeyin bir haklı gerekçesi olduğunu varsayabilecek bir boyuttayken, kendisine yapılanları da sineye çeker haliyle. Fakat Grace’in öncelikle şu soruyu sorması gerekiyordu kendisine; “Eğer ben karşımdaki insanın yerinde olsam, böyle yapar mıydım?” Bu soruyu babası ona yöneltince verdiği cevap şüphesiz ki “hayır” oldu. Tam da burada her şeyin farkına vardı, ne kadar kibirli olduğunu anladı.
Buradan çıkan sonuç ise; insanın kendini yüce ideallere adaması, kötülüklere ve zulme karşı kayıtsız kalacak düzeyde gelmesi demek, insanlardan üstün olması demektir ve bu da bir tür kibirdir. Çünkü bu kibir denen şeyin karşılığı insanlıktadır. İnsanlara karşı her tutumumuz kaçınılmaz bir kibirdir. Mesela bir taşa karşı kibirli olmamız söz konusu değildir. Çünkü taş kayıtsızdır, ona karşı gösterilen kibir hiçbir şey ifade etmez.
Burada yüce idealleri olan Grace şüphesiz ki İsa’yı sembolize ediyor; insanların yardımına koşması, insanlar tarafından zincire vurulması, yapılan zulmü sineye çekmesi ile bir çok açıdan gözlemlenebilir bu. Fakat filmin sonunda, İsa gibi insanlığa ders olmak adına yok olup gitmiyor. O insanları yok ediyor. Adaleti sağlıyor. Burada şüphesiz ki kendisine karşı yapılan adaletsizliğin adaletini sağlamak peşinde de değil Grace; insan doğasının adaletini tesis ediyor.
Buradaki kibri çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir alıntı var Sarter’dan;
“…Hatta zaman zaman, kendime deha malederek, arzularımın altında bir seviyede kaldığım hissine kapılırım. Böyle bir şeyle yetiniyor olmak zaten küçültücüdür. Aslında bu kibir, dünya karşısında mutlak bir bilince sahip olmanın gururudur. Kah bir bilinç olmaya, kah bütün dünyayı bilmeye hayran kalırım. Dünyaya dayanan bir bilinç, işte kibirlendiğim şey bu.
…bu kibir denen şey her bilincin tekliği ile insanlık durumunun genelliği arasında salınır. İnsanlık bilincinin durumunu üstlenen bir bilinç olduğum için kibir duyuyorum. Ve bu aklı başında kibir bir anda erişilmez olur. “Gözde” nitelikleriyle, kudretiyle, güzelliğiyle, zekasıyla ve hatta erdemleriyle övünen kişi umutsuzluk ve alçakgönüllülük içinde bir öznedir, çünkü o, bu şekilde aynı zamanda, bir diğerinin yargılanmasını ve kıyaslamasını kabul etmiştir. Ama ben kibrimin nesnesini bir diğerinin yargılamasından ve her tür kıyaslamadan kaçırıyorum. Çünkü benim gurur duyduğum şey, beni biricik kılan (herkes aynı şekilde, kendi türünde biriciktir) şey ve ilk başta diğerinin yargısında kaçan şeydir. Diğerinin varlığını benim için mümkün kulan da bilinçtir.”
Bu alıntı nomen’in KİBİR; Kİ BİR BÜYÜK GÜNAHTIR! başlıklı yazısından alınmıştır. Bu şahane metni de Dogville filmiyle çok alakalı bulduğumu söylemeliyim.
alaka kurulan:
defalarca izlenesi filmler,
dogville,
kibir,
lars von trier,
sinema
2 Mart 2012 Cuma
away we go
Romantik aşk filmleri genellikle ilk göz ağrısı, çocukluk – gençlik aşkları üzerine kuruludur ya hani. Bir takım “hayat sorumlulukları”ndan uzak, doyasıya yaşayan insanların hikâyeleridir bunlar genellikle. Birçok kitleyi de tavlar bu filmler; gençler kendileriyle eşleştirir, orta yaşlılar ise gençliklerini anımsar filan.
Bu filmde ise daha çok iki yetişkin aşığın hayat yolculuğuna değinilmiş. Yani bir üst evre; aile kurmak, çocuk sahibi olmak, düzen kurmak üzerine bir yolculuk. Ama bu sahiden bir yolculuk, yani fiilen bir yolculuk. Çelişki de bu ya; düzen kurmaya çalışan iki gezginden bahsediyoruz. Filmin havası romantik, komik, insanın içini ısıtan türden. Alelade bir romantik aşk filmindeki gibi şu “hayat sorumluluğu” bu filmde yadsınmıyor. Diğer yandan, her ne kadar orta yaş zamanı ele alınıyorsa da, ortada dramatik bir durum söz konusu değil. Her şey, adeta üzerine gidilerek alt ediliyor. Bunu da, inşa edilen karakterlerle, son derece samimi, çok daha içten bir şekilde yapıyorlar.
Özetle; insanlar romantik aşk filmlerini izlerken, en çok da şu “hayat sorumluluğu” denen şeyden bir an olsun uzaklaşmayı ve mutlu olmayı bekler. Bu filmde de elde edebilirsiniz bunu. Ama yadsınarak değil, üstüne gidilerek, adeta ti ye alarak.
Filmdeki karakterler çok orijinaller. Hem orijinal tipler yazılmış, hem de çok iyi canlandırılmış. Fazla da uzatmaya gerek yok; izlemeniz tavsiyedir.
Bu filmde ise daha çok iki yetişkin aşığın hayat yolculuğuna değinilmiş. Yani bir üst evre; aile kurmak, çocuk sahibi olmak, düzen kurmak üzerine bir yolculuk. Ama bu sahiden bir yolculuk, yani fiilen bir yolculuk. Çelişki de bu ya; düzen kurmaya çalışan iki gezginden bahsediyoruz. Filmin havası romantik, komik, insanın içini ısıtan türden. Alelade bir romantik aşk filmindeki gibi şu “hayat sorumluluğu” bu filmde yadsınmıyor. Diğer yandan, her ne kadar orta yaş zamanı ele alınıyorsa da, ortada dramatik bir durum söz konusu değil. Her şey, adeta üzerine gidilerek alt ediliyor. Bunu da, inşa edilen karakterlerle, son derece samimi, çok daha içten bir şekilde yapıyorlar.
Özetle; insanlar romantik aşk filmlerini izlerken, en çok da şu “hayat sorumluluğu” denen şeyden bir an olsun uzaklaşmayı ve mutlu olmayı bekler. Bu filmde de elde edebilirsiniz bunu. Ama yadsınarak değil, üstüne gidilerek, adeta ti ye alarak.
Filmdeki karakterler çok orijinaller. Hem orijinal tipler yazılmış, hem de çok iyi canlandırılmış. Fazla da uzatmaya gerek yok; izlemeniz tavsiyedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



