12 Ağustos 2012 Pazar

değer yargısı

''Bütün davranışlar değer yargılarına dayanır, tüm değer yargıları ya kendimize aittir ya da başkalarından edinilmiştir... İkincisi büyük ölçüde çoğunluktadır... Onları neden benimseriz?...

Korkudan, -yani kendimize aitmiş gibi davranmayı daha uygun buluruz... Ve bu rol öylesine alışkanlık yaratır ki, sonunda bizim doğamız haline gelir... Kendi değer yargılarımız: Bu, bir şeyin bir başkasına değil, sadece bize verdiği keyif ya da keyifsizlikle ölçülmesi demektir ki, bu oldukça enderdir!... Ama çoğu durumlarda başkasına ait değer yargısını kullandığımız için, o başkasına duyduğumuz saygının en azından kendimizden kaynaklanması, kendi kararımız olması gerekmez mi?... Evet, ama biz bunu çocukluğumuzdan itibaren yaparız ve bu davranışımızı pek ender değiştiririz... Yakınlarımızla ilgili (onların zekası, statüsü, ahlak kavramı, örnek olmaları, aşağılıkları) yaptığımız değerlendirmeler ve onların değer yargılarını kabul etme zorunluluğu konusunda, genellikle çocuklukta edindiğimiz yargılara ömür boyu bağlı kalırız... ''

                                                                   Nietzsche - Tan Kızıllığı

siz saatleri

Siz, saatleri yaşadınız. Zamantaşlarını. Niceldir saatler. Adsızsırlar. Renklerini, kokularını kişiselliklerden alırlar.
Aylar birbirinin içinden yürüyebilir. Ağustosta bile Marta gönderme vardır. Yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.
Günlerse bambaşka. Bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. Günün gizi hem kişiselliğimizde, hem de onun kendi kişiselliğinde.
Siz, saatleri yaşadınız. Henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım.
Aylar ayları açıklıyor.
Saatler saatleri kum saatiyle açıklayabiliyor.
Açıklanmayan tek şey aşk: En büyük sayrılık ve en büyük sağlık.
Günü tam gelmemiş olarak bir yanını gizleyen duygu.
Denetçi anlamaz, tarihçi atlar, terzi bir araya getiremez, sanatçı elden kaçırır.
Kent yıkılıyor. Sokaklar uçtan uca kazılmış. Sesimiz radyasyon içinde. Mühendisler geldiler; kedi resmini bile cetvelle çizerler. Gözlem evinde art arda mevsimler sökülür.
Mahşerin ortalık yerinde size rastladık. Elinizi şuramıza koydunuz.
Sürgündük. Göçebeliğin elverişli yanlarını da yitirmiş gibiydik. Yanınızda göçmen olduk. Bir yerleşmişlik duygusu ki, hırkamız yazlık sinemada iliklenir.
Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.
Gerçek neydi biliyor musunuz: Her şey.
Yüz yıl sonra bu gün yaşayan hiçbir anne, hiçbir sevgili, hiçbir bebek, hiçbir bıldırcın, hiçbir balina, hiçbir örümcek, hiçbir aslan, hiçbir ceylan, hiçbir yılan var olmayacak. Ayrı bir kardeşlik kanıtı değil mi bu? Hayat kanıtı. Birbirimizin her yönden çağdaşıyız.
Siz tebeşirle kara tahtaya ne güzel yazan.
Kuzular için özel bir bölüm açmayı da hiç unutmayan.
Saatlerle yaşadınız. Düşlerinizde doğulu bir ressamın elinden çıkmış ağırlıksız yapraklar.
Kızböceği de göründü. Gece de uçmaya başlamış.
Bakır kaptan günlük kokusu yayılır.
Geceyle birlikte.
Gece de.
Sen Serpin, sen Nuri, orda burda nasıl dolaştırdınız. Benziyordunuz. Aynı kişi miydiniz?
İki din var: siyah ve beyaz. Gerisi? ..

                                                                                       cemal süreya

8 Ağustos 2012 Çarşamba

merak işte

kof kalas olmayın

yazan: semih bilgen (odtü öğretim üyesi)

Saçı sakalı ağarttık, hâlâ “ne olacak bu ülkenin hâli!”, “ne olacak bu dünyanın gidişi!” derdindeyiz. Bilmem neye yarar, ama çocuklarımla öğrencilerime öğüdüm şu: Kof kalas olmayın. Çevreme baktıkça öyle çoğaldığını görüyorum ki öylelerinin. Bu öğüdü tutmak için her gün kendimi de uyarma gereğini duyuyorum. Aman, kof kalas olmayayım.
Ne demek bu? Açayım: Kof, yani dıştan kusurlu gibi gözükmese de dokundunuz mu bomboş ses çıkartan, içi çürük, kolayca yıkılıverecek bir yapı. Bu nasıl oluyor? Rahmetli Uğur Mumcu ’nun deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmakla”. Kulaktan dolma bir iki şey öğrendiğimizde “Tamam”, diyoruz, “Biliyorum ben bu işi...” ve başlıyoruz ahkâm kesmeye. Bu yalnızca günlük yaşamda olmuyor. En derin uzmanlık gerektiren alanlarda da böyle. Hele hele adımızın önüne şu ya da bu yolla bir cafcaflı unvan kondurmayı becerdiysek, artık her alanda atıp tutmakta engel tanımıyoruz. Hele bir yazı okuyup birisinin görüşünü beğendiysek, artık o görüşü kendi düşüncemizle vardığımız sonuç gibi nasıl cân-ı gönülden savunuyoruz, mangalda kül bırakmamacasına... Her sorunun yanıtını biliyoruz. Attıkça şişiyor, şiştikçe atıyoruz.
Oysa gerçek bilgi, gerçek birikim nasıl oluşur, farkında mıyız? Alçakgönüllü, sabırlı, yoğun emek gerektiren çalışmayla; kuşku, belirsizlik, başarısızlık, acı, aşağılanma, yanılgı ve yine çalışma, alınteri, alınteri ve yine alınteri olmadan bilgi ağacının meyvesine ulaşmak olanaklı mı? O meyveye bir kez ulaşınca da yeni kuşkuların, yeni karanlıkların, yeni belirsizliklerin kapısını aralamış olmaz mıyız? Bilgi ancak o karanlıklarda kuşkunun feneriyle gerçeği aramak ve belki ara sıra doğruya ulaşmanın o ince, o geçici, o zarif gülümsemesini hak etmek değil mi? Gerçek bilgi kime şişinme hakkı verir, kime “ben bilirim”cilik yetkisini tanır? Tam tersine, bilgiye ulaştıkça tanımaz mıyız gerçeğin karmaşıklığını ve gerçek bilgelerin alçakgönüllülüğünün temellerini?
İşte kofluk, o şişinmedir. O her şeyi bildiği, her konuda ahkâm kesme yetkisine sahip olduğu yanılgısıdır. Bu yaygınlaştıkça, toplumsallaştıkça, kültürsüzlük yaygınlaşıp olağanlaştıkça yalnızca tek tek kişiler değil toplumlar da, giderek dünya da kendi ipini çekme noktasına yaklaşıyor.
O nedenle çocuklarıma, öğrencilerime şunu söylüyorum: Hiçbir bildiğinizle yetinmeyin. Hep ayrıntısını kurcalayın. Derste size anlatılan belki “beşten şaşma, altıyı aşma” ilkesi için yeterlidir, ama siz yetinmeyin. Hep daha çok öğrenin, yalnızca başkalarının bildiğini almak için değil, kendiniz bilgi üretmek için de çalışın. Özgün bilgi üretmenin tadını alın. Araştırın. Okuyun, çok okuyun. Ama okumakla da yetinmeyin, deneyin, kendiniz yanılın, duvara toslayın, çıkış yolunu ararken karanlıklarda kaybolun, hata yapın ve öğrenin gerçeğin derinliğini, karmaşıklığını; bilginin getirdiği zarif ve geçici zenginliği. Gerçek güç, gerçek dayanıklılık, ancak bilginizi derinleştirdikçe, kuşkunun karanlığından korkmayıp üstüne gittikçe, araştırmanın tadını aldıkça kazanılacaktır. Ve ancak sürekli öğrendikçe, bilgi ürettikçe o güce sahip olabilirsiniz. Başka türlüsü kofluktur.
Bir de kalas olmamak var.
Kalas kabadır, bir gücü vardır, ama ancak ustanın doğru yerleştirmesiyle, geçici olarak bir yerlerde işe yarar. Sonra kenara atılır ya da odun yerine kullanılır. Filizlenip yeşermesi söz konusu değildir. Yontulmamıştır, çıplak elle tuttuğunuzda elinize kıymık batması kaçınılmazdır.
“İktidar yoldan çıkartır, tam iktidar, tamamen yoldan çıkartır” gibi bir söz vardır. İktidar kalaslığı pekiştirir de diyebiliriz. Kalaslık öncelikle kabalıktır. Özellikle de kendinizi güç sahibi olarak gördüğünüzde, iktidar elinizdeyken ya da pohpohlayanların yanında atar, tutarsınız. Bayılırsınız sizin gibi olmayanları, sizin gibi düşünmeyenleri yerden yere vurmaya. Kendi sesinizi duydukça “yarabbim ben ne esaslı insanmışım!” diye şişinirsiniz. Belki içten içe “aman kimse anlamasın kofluğumu” diye kaygılanırsınız, kalaslığınız kofluğunuzu örtmenin aracı olabilir. Kendinizden zayıf olanları, farklı olanları, küçük gördüklerinizi yerin dibine batırırsınız, sizin ne büyük olduğunuzu herkes görsün diye. Dayak atmaya düşkünsünüzdür. Karınızı, kızınızı, çocuğunuzu, davranışını beğenmediklerinizi, sizden farklı olanları, farklı düşünenleri eşek sudan gelene kadar ıslatmak en sevdiğiniz davranışlardandır.
ABD ’nin dış politikası da böyledir, “büyük devlet” olmanın gereklerini yerine getiren tüm emperyalist ve emperyalistçiklerin de... Her fırsatta kaslarını göstermekten, füzelerini, savaş uçaklarını, bombalama yeteneklerini sergilemekten, fırsat buldukça kullanmaktan övünç duyarlar. Bunların kimilerinin geçmiş birikimlerinden gelen, toplumsal kültürlerindeki bilgelik izlerini taşıyanlar bu kalaslığa çoğu zaman muhalefet ederler. Örneğin Jean Paul Sartre’ın 1960’larda Cezayir savaşına ve sömürgeciliğine karşı çıkması meşhurdur. Dönemin Fransız cumhurbaşkanı General de Gaulle’ün “Sartre Fransa ’nın kendisidir” diye ülkesindeki bilgelik geleneğine sahip çıkması hep söylenir. Ama bugünün Fransa ’sında artık de Gaulle’ün yerini Sarkozy, Sartre’ın yerini ise Bernard Henri-Levy gibi eyyamcılar aldı. Kalaslık orada da egemendir ya da egemenler orada da kalastır. Tabii bilgelik de insanlık var oldukça yaşar; insan olduğunu anımsayanlar, düşünenler, bilginin inceliğine sahip olanlar hep vardır, çıkacaktır ama kalaslar onları hiç sevmez.
Küçük diktatörler de kalastır. Kendi toplumlarına, belki komşularına hotzot edip dururlar. Hele biraz sağdan soldan “padişahım çok yaşa!” sedaları yükseliyorsa iyice şişerler. Fazla gürültü yaparlarsa büyük kalaslar gelip bir fiskeyle onları devirebilir ama olsun, biri gider, yenisi gelir. Kalaslık evrenseldir.

İş çevresinde, ailesinde, arkadaşları arasında kalas gelip kalas giden çoktur. Kabalık, yüksek sesle atıp tutmak, kendine benzemeyenlerden nefret bunların belli başlı özellikleridir.
İşte öğrencilerime kof kalas olmayın derken bir yandan bildiğiniz her şeyi, daha fazla öğrenmenin aracı yapın, hep araştırın, kuşkucu aklın fenerini yaşamınızdan eksik etmeyin, kofluktan ancak böyle kurtulup gerçek bilginin o ince gücüne kavuşabilir ve sürekli yenileyerek elinizde tutabilirsiniz diyorum. Bir yandan da gerçek gücün asla kaba olmayacağını, farklılıkların gerçeğin en belirgin yanı olduğunu onlara söylüyorum. Evrenin güzelliğinin farklılıklardan geldiğini bildikçe ince, zarif olursunuz, kendinize ve başkalarına, doğaya, yaşama saygı duyarsınız diye öğütlüyorum.
Gülten Akın söylememiş mi bunların hepsini iki dizeyle: “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya.” İşte hepsi bu...

kaynak: radikal yorum

4 Ağustos 2012 Cumartesi

steve vai - tender surrender

steve vai 2 kasım'da türkiye'ye geliyormuş. gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum tabi şu an, cuma günü olması iyi olmadı, izin de alamam sanırım. ama gitmek için elimden geleni yaparım tabi.

neyse, steve vai'nin gelişini duyunca onun çaldığı şeyleri dinledim bugün. ne zamandır da dinlemiyordum iyi geldi.

hepsi bir yana, tender surrender'ın bu performansı bir yanadır benim için. yıllardır her dinlediğimde tüylerimi diken diken etmiştir. bir insanın gitar üzerinde yapabileceklerinin en son kertesi bu olmalı diye düşünmüştüm ki hala da öyle düşünmüyor değilim. çaldığı ezgiler bir yana harmonik açıdan kendinden kattığı şevk, o gitarla sevişmesi filan tasviri mümkün olan şeyler değil.