22 Ekim 2012 Pazartesi

opeth - the drapery falls

opeth'in bazı parçaları bir takıldı mı günlerce hatta bazen haftalarca takılıyor. grubu o kadar çok dinlemiş ve parçalarını hatim etmiş olduğum halde ara sıra böylesi takılıyor oluşum garip. zira genel olarak çok dinlediğim parçalar tükenirler ve onları tekrar dinleyemem. neyse, bu aralar da drapery falls fena halde sardı.

orijinal


efsanevi lamentations dvd'sinden


bu da yeni opeth kadrosu ile

18 Ekim 2012 Perşembe

apocalypse

Kaynak: Deli Saçması


Bazen durup düşünüyorum... Hayatımızın nefes alma anları, ne kadar da kısıtlı.. Elimizi attığımızda karşımıza çıkmayan yeşiller, bizlerden başka canlılara olan tahammülsüzlüğümüz, birbirimize karşı olan bitmek tükenmek bilmeyen öfkemiz, sürekli yeni tohumlar ekerek suladığımız agresyon, nefret.. Sabah erken uyanmak, modern kölelik, trafik, tanışmaya tenezzül etmediğin insanlarla yan yana yolculuk etmek, öfkeden trafikte bir tanesine okkalı bir küfür sallamak... Geç kalsan, izah etme stresi... 

Tüm bunlardan sıyrılıp, yaşamaya haftada kaç dakika fırsat bulabiliyor insanoğlu, bunu bir düşünüyorum... Yapmak istemediği bir şeyi yapmayınca, sorumluluk stresi yüzünden kendini yiyip bitirip, anın tadı bile çıkarılamıyor... 

Peki ya kıyamet gerçekse? 

Ben inançlı biri değilim. Fakat doğa, elbet pes edecek. Doğanın ciğerlerini söküp, onu yiyip bitireceğiz bizler. Onun sayesinde yaşarken, kendi ölüm fermanımızı her gün yeniden imzalıyoruz. Kendini yenileme gücünü, asla umursamıyoruz...

Peki doğa ölürse? Ardından teker teker bizler de öleceğiz... 

Yarın her şeyin sonu gelse, hangimiz bugün yaşadığımız günden, geçirdiğimiz haftadan mutlu mu olacağız? Biz hayatta bunun için mi varız? Çalışmak, üretmek, tüketmek, teknolojinin en yüksek safhasında olan iletişimsizlik, birbirini anlamayı bile ağırdan almamak, her şeyi olanca hızlılığıyla yaşamak istemek... 
Sevişmek için sevmeyi bekleyememek. Yemek için pişirmeyi istememek. Öğrenmek için okumaya üşenmek. Tanışmak için bir 'merhaba'yı çok görmek. Çimlere uzanmak için bir türlü vakit bulamamak. 

Hayatımızın günlerini umursamadan bir bir geçirirken, gerçekten de bunları mı hak ediyoruz? 
Bir insanı yargılayıp, parmaklıklar ardına koymak, sorunun en mükemmel çözümü mü? 
Parası olmayan eğitilemez, çoğu zaman hastalığa, bazen ölüme terk edilirken, insanlar içinde hak ettikleri gerçekten bu mu? 
Sokağa çıkmadan bir ekran arkasından konuşmak, onunla bununla.. Yapabileceğimizin en iyisi bu mu? 
Karşındaki yarın orada olacakmış gibi güvenle, öfkelenip laflar savurmak, ya da sen hala orada olacakmışsın gibi... Ânı yaşamak bu mu?... 

'Yaratılan' en akıllı varlık olarak ego şişiren insanın yapabileceği en iyi şey bu mu? Kurabileceği en mükemmel düzen bundan mı ibaret? Baş kaldırmaya bile yorgun muyuz? Kendi kendimizi köleleştirip, hayatımızda bir kaç mutlu gün yaşayınca, sevinmek mi doğal olanı gerçekten? 

Kendimizi çaresizliğe kilitleyip, kendi çaresizliğimizle yaşamak, bunun ise hiç canımızı acıtmıyor olması... İnsanoğlunun evriminde, günlerden bugün... 

2 Ekim 2012 Salı

aforizmalarla konuşma


"Hiçbir şey umut etmemiş bir insan umutsuzluk nedir bilmez"
George bernard shaw

Bazı durumlar için koşullanmış olmaktan ziyade kayıtsız olduğumu düşünmeyi yeğlerim, belki de kendimi kandırarak. Bu tıpkı yolu bir tür duraksama saymak gibi olabiliyor bazen. İnancın yitirildiği yerde kayıtsızlık açığa çıkarken, bazen inanç sınırlarımı zorlayan, beni bir şekilde kendisine çeken şeylere karşı peşinen kayıtsız kalmaya çalışmam da koşullanmış olduğum şüphesini açığa çıkarıyor. Öngörülerin hayatı zorlaştırdığı durumlar vardır. İnançsızlığın öngörüsü ise dünyayı mat bir hale getiriyor. Yakında herşeyin içinden geçebilecek kadar hayattan silineceğim korkarım ki. Eh lafın gelişi; keşke korksam, bu bile bir şeydir eminim.

“İnanç, öyle olmadığını bildiğine inanmaktır” 
Mark Twain.

Bu durumda bilmek işlevsel bir durum kazanıyor. Ama öyle olmayan durum için bilmek. Öyle olan durum için ise bilmek işlevsiz. Hep böyle olmaz mı zaten? Öyle olmadığını bildiğime göz yumamıyorum. Ve inanır mısınız bu gerçekçilik filan da değil, düpedüz sahtekârlık. İnsanın yalnızca kendi gerçeğiyle tartılması, teraziyi her zaman saptırır zira. Ki bunu da kendi hariç her tarafa doğru yönlendirebilir de.

“İnsan olanaksız olana inanabilir, ama olası olmayana hiçbir zaman inanmaz” 
Oscar Wilde.

Şüphe inancı zehirler zira. Olmayacağını bile bile inanmak, olma ihtimali olana inanmaktan daha kolay gelmesi enteresan bir durum gerçekten de. Burada, insanın bir sonraki durum için şaşmazlık istenci baskın çıkıyor olabilir. Adım atmak kolay fakat bir sonraki adımın zemine mi yoksa boşluğa mı basacağını kestiremeyen insan için çok zor. Hal böyleyken yürünmez çoğu kez. Böylece yürüme inancı yitirilir.
Olasılık şüphesi yorar insanı, inancın başlı başına kendini yormaktan bir kaçış olduğu düşünülürse hele.

2 Eylül 2012 Pazar

tersine pazarlık (ticaretin bittiği an)

bir süredir ziyaret etmediğim, doğal olarak da pek özlediğim arkadaşlarımı gördüm bu hafta sonu. kitapçı olan arkadaşın dükkanına gittiğimde her zamanki gibi çetin bir tersine pazarlık yaptık. bu sefer neredeyse kavga edecektik. beraber yıllarımız geçtiğinden, o küçücük dükkanı ayakta tutmak için, dahası o dükkandan geçinmek için neler çektiklerini bildiğim bu güzel insanlar, her zamanki gibi almış olduğum kitaplarda bana indirim yapmaya kalktılar ve ben de buna direndim. ama sonuç hüsran, yine o kazandı.
raflar arasında gezdikten sonra topladığım kitapları getirdim önüne koydum. o da kitapların arkasındaki etiketlere şöylece bir bakıp ne kadar tuttuğunu hesapladı.

kitapçı: ... lira
ben: yuh! o kadar değil bir kere, ben ne kadar olduğunu biliyorum.
kitapçı: tamam bu kadar.
ben: arkadaş bu nasıl bir matematik, nasıl mühendis oldun sen.
kitapçı: ya karıştırma işte bu kadar.
ben: (bir yandan parayı uzatarak) bu sefer olmaz abla. ne kadar ettiğini biliyorum ve bu kadar indirim de olmaz. insaf et ya.
kitapçı: olum benden iyi mi bilcen ne kadar ettiğini. ben ne diyorsam o.
ben:  hayatta kurtarmaz. en azından ... lira olsun; hem düz olsun, hem orta yolu bulalım.
kitapçı: olmaz. 5 kuruş yukarı çıkmam.
ben: ben de 5 kuruş eksik vermem arkadaş. bu ne ya her sefer aynı muhabbet.
kitapçı: maksat ayağın alışsın.
ben: yuh! ayağım mı alışsın? bu dükkan açıldığı günden beri (8 yıldır) gelip gidiyorum da hala ayak mı alıştırıyorsun.
kitapçı: (bir yandan para üstünü uzatarak) al işte uzatma. 
ben: (parayı almamaya çalışarak) olmaz ablacım ya bu sefer olmasın bari. böyle yaparsan bir daha senden kitap almam.
kitapçı: böyle yaparsan asıl ben sana kitap satmam.

sonuç olarak o kazandı ve para üstünü aldım :(
indirim yaptığı için satıcının memnun, alıcının ise üzgün oldu bir alışveriş oldu. ticaretin bittiği an diyebiliriz tabi buna.