Hayatın tüm amacının mutluluğun peşinden koşmak olduğunu düşünürdüm. Herkes mutluluğa giden yolun başarı olduğunu söylüyordu, bu yüzden o kusursuz işi, mükemmel erkek arkadaşı ve güzel daireyi aradım. Fakat tatmin olmuşluk duygusu yerine kaygılı ve sürüklenmiş hissettim. Tek başıma değildim; arkadaşlarım da bununla mücadele ettiler. Sonunda insanları gerçekten neyin mutlu ettiğini öğrenmek için üniversiteye pozitif psikoloji okumaya gitmeye karar verdim. Orada keşfettiğim şey ise hayatımı değiştirdi. Veriler mutluluk peşinden koşmanın insanları mutsuz edebildiğini gösteriyor. Bende şok etkisi yaratan şey ise şuydu: İntihar vakaları tüm dünyada artıyor ve Amerika'da son zamanlarda 30 yılın en yüksek oranı ölçüldü. Hayat akla gelen her standarda göre nesnel olarak daha iyi olsa da daha çok insan umutsuz, yalnız ve mutsuz hissediyor. İnsanların içini kemiren bir boşluk var ve bunu hissetmek için klinik depresif olmanıza gerek yok. Eninde sonunda bence hepimizin merak ettiği: Her şey bundan ibaret mi? Araştırmaya göre bu çaresizliği öngören şey mutluluğun eksikliği değil. Bu başka bir şeyin eksikliği, hayattaki anlam eksikliği. Bu da bazı soruları beraberinde getirdi. Hayatta mutlu olmaktan fazlası var mı? Mutlu olmak ve hayatın anlamı olması arasındaki fark ne? Pek çok psikolog mutluluğu, o andaki iyi hissetme ve rahatlık hali olarak tanımlıyor. Ancak anlam daha derin. Ünlü psikolog Martin Seligman'e göre anlam, kendinin ötesinde ki bir şeye hizmet etmekten ve ait olmaktan ve içindeki en iyiyi geliştirmekten geliyor. Kültürümüz mutlulukla saplantılı ama anlam aramanın daha tatmin edici bir yol olduğunu gördüm. Araştırmalar gösteriyor ki hayatının anlamı olan insanlar daha metanetli, okulda ve işte daha iyiler ve hatta daha uzun yaşıyorlar. Bunların hepsi beni düşündürüyor: Hayatımızı nasıl daha anlamlı yaşayabiliriz? Cevabını bulmak için beş yılı yüzlerce insanla röportaj yaparak ve binlerce psikoloji, nöroloji ve felsefe kitabı okuyarak geçirdim. Hepsini bir araya getirerek anlamlı bir hayatın dört kolonu diye adlandırdığım şeyleri buldum. Biz de bu kolonların bir kısmını veya hepsini hayatımıza uyarlayarak hayatımıza anlam katabiliriz. İlk kolon ait olma. Aitlik, size siz olduğunuz için değer veren ve sizin de değer verdiğiniz insanlarla ilişki içinde olmanızdan gelir. Yine de bazı grup ve ilişkilerde ucuz bir aitlik söz konusudur: İnandığınız şeye göre değer görürsünüz, nefret ettiğiniz kişiye göre, olduğunuz kişiye değil. Gerçek aitlik sevgiden doğar. Bireylerin arasındaki her anda hayat bulur ve bir seçimdir, aitlik duygusunu paylaşacağınız kişiyi seçebilirsiniz. İşte size bir örnek. Her sabah arkadaşım Jonathan New York'taki aynı sokak satıcısından bir gazete alıyor. Yalnızca bir alışveriş gerçekleşmiyor ama. Konuşmak için bir dakika ayırıyorlar ve birbirlerine insan gibi davranıyorlar. Bir keresinde Jonathan'da bozuk para yoktu, ve satıcı dedi ki "Dert etmene gerek yok." fakat Jonathan ödemek için ısrar etti, bu yüzden dükkana gitti ve bozukluğu tamamlamak için ihtiyacı olmayan bir şey aldı. Satıcıya parayı verdiğinde satıcı geri çekildi. İncinmişti. İçten bir şey yapmaya çalışıyordu ama Jonathan onu reddetti. Bence hepimiz insanları farkında olmadan küçük yollarla incitiyoruz. Ben de öyle. Tanıdığım birinin yanından geçiyorum ve tanımıyor gibi yapıyorum. Biri benimle konuşurken telefonuma bakıyorum. Bunlar başkalarına değer vermemektir. Onları görünmez ve değersiz hissettir. Ancak sevgiyle yaklaştığınızda, ikinize de iyi gelen bir bağ kurulur. Pek çok insan için aitlik anlamın en önemli kaynağıdır, aile ve arkadaşlarla olan bağlarımız. Kimileri içinse ikinci kolon, yani amaç önemlidir. Amacınızı bulmakla sizi mutlu eden işi bulmak aynı şey değildir. Amaç ne istediğinizle değil, ne verdiğinizle ilgilidir. Bir hastane çalışanı bana amacının hastaları iyileştirmek olduğunu söyledi. Pek çok aile şöyle der: ''Amacım çocuklarımı yetiştirmek.'' Amaçta önemli husus güçlü yanlarınızı başkalarına yardım etmede kullanmanız. Elbette pek çoğumuz için bunun yolu işten geçer. Bu sayede katkı koyar ve ihtiyaç duyulduğumuzu hissederiz. Ancak bu da şu anlama gelir, iş yerinde soyutlanma, işsizlik, iş gücüne az katılım gösterme gibi sorunlar yalnızca ekonomik değil, aslında varlığımızla da ilgilidir. Yapacak önemli bir şey olmadan insanlar bocalar. Tabii iş hayatında amaç bulmak zorunda değilsiniz ama bu size yaşayacak bir sebep, sizi ileriye taşıyacak bir neden sunar. Anlamın üçüncü kolonu da kendinizi aşmakla ilgili ama tamamen farklı bir şekilde: aşkınlık. Aşkınlık durumları kendinizi günlük hayat karmaşasından çok üstte hissettiğiniz o nadir anlardır, benliğiniz solmaya başlar ve çok daha yüksek bir gerçeklikle bağ kurarsınız. Konuştuğum birine göre, aşkınlık sanat görmekten doğdu. Bir diğeri için kilisede bulunmak. Benim içinse, yazı yazarak, çünkü ben yazarım. Bazen öylesine kapılıyorum ki zaman ve mekan hissimi kaybediyorum. Bu aşkınlık tecrübeleri sizi değiştirebilir. Bir çalışma gereği öğrenciler bir dakika boyunca 6 metre boyundakiokaliptus ağaçlarına baktı. Sonrasında daha az bireysel hissetiler ve birine yardım etme fırsatı doğduğunda daha cömert davrandılar. Aitlik, amaç, aşkınlık. Belirlediğim dördüncü kolon insanları şaşırtıyor genelde. Dördüncü kolon hikâyenizi anlatmak, kendinize kendinizle ilgili anlattığınız hikâye. Hayatınızda yaşananlardan bir anlatım çıkarmak belirginlik kazandırır. Nasıl kendiniz olduğunuzu anlamanıza yardım eder. Kendi hikâyelerimizin yazarı olduğumuzu ve bunu anlatış şeklimizi değiştirebileceğimizi unutuyoruz. Hayatınız bir dizi olaydan ibaret değil. Hikâyenizi düzenleyebilir, yorumlayarak yeniden anlatabilirsiniz, gerçeklere bağlı olsanız bile. Emeka adında genç bir adamla tanıştım, futbol oynarken felç kalmıştı. Kaza sonrası kendine şöyle diyordu: ''Futbol oynarken hayatım harikaydı ama şimdi bir bakın bana.'' Bu tür hikâyeler anlatan insanlar... ''Hayatım güzeldi, artık değil.'' daha gergin ve mutsuz olma eğilimindeler. Emeka da bir süre böyleydi fakat zamanla yeni bir hikâye örmeye başladı. Yeni hikâyesi şöyleydi: ''Kazadan önce hayatım amaçsızdı. Sürekli parti yapan bencil bir adamdım fakat bu kaza daha iyi bir insan olabileceğimi gösterdi.'' Hikâyesindeki bu değişiklik Emeka'nın hayatını değiştirdi.Kendisine bu hikâyeyi anlattıktan sonra çocuklara rehberlik yapmaya başladı ve amacının ne olduğunu keşfetti: başkalarına yardım etmek. Psikolog Dan McAdams bunu ''Telafi hikâyesi'' olarak adlandırıyor; iyi bir şeyin kötü bir şeyin yerini alması. Ona göre, hayatlarında amaç olan insanlar telafi, olgunluk ve sevgi ışığında hikâyelerini anlatıyorlar. Peki insanlara hikâyelerini değiştirten şey ne? Kimisi bir terapistten yardım alır bunu kendi başınıza da yapabilirsiniz, sadece hayatınızı gözden geçirerek, tecrübeleriniz sizi nasıl şekillendirdi, ne kazandınız ve kaybettiniz, Emeke işte bunu yaptı. Hikâyeniz bir günde değişmeyecek: Yıllar sürebilir ve çok zor olabilir. Sonuçta hepimiz acı çektik ve hepimiz mücadele ediyoruz. Fakat acı veren o anıları sahiplenmek bize anlayış ve bilgelik kazandırabilir, böylelikle bizi ayakta tutan iyiyi bulabiliriz. Aitlik, amaç, aşkınlık ve hikâyenizi anlatmak: İşte anlamın dört kolonu. Ben henüz gençken, bu kolonların hepsi ile çevrili olma şansına sahiptim. Ailem Montreal'deki evimizden bir Sufi kilisesi işletiyordu. Sufizm semazenler ve şair Rumi ile ilişkilendirilen dini bir felsefe. Haftada iki kez sufiler evimize gelir, meditasyon yapar, fars çayı içer ve hikâyelerini paylaşırlardı. Felsefeleri ayrıca yaşayan her şeye sevgiyle yardım etmeyi kapsıyordu, bu da insanlar size yanlış yaptığında bile nazik olmak anlamına gelir. Bu onlara bir amaç veriyordu: egolarını kontrol etmek. Sonunda üniversite için evden ayrıldım ve hayatımda Sufizm olmadan kendimi boşlukta hissettim. Hayatı yaşamaya değer kılan o şeyleri aramaya koyuldum. Beni bu yolculuğa çıkaran şey bu. Şimdi geriye bakınca, Sufi kilisenin gerçek bir anlam kültürüne sahip olduğunu görüyorum. Kolonlar mimarinin bir parçasıydı ve onların varlığı daha derin yaşamamızı sağlıyordu. Elbette aynı prensip diğer güçlü topluluklar için de geçerli... iyi olanlar ve kötü olanlar. Çeteler, dini örgütler: Bunlar kolonları kullanan anlam kültürleri ve insanlara yaşamak ve ölmek için sebep veriyorlar. Bu yüzden de toplum olarak daha iyi alternatifler sunmamız gerek. Bu kolonları aile ve kurumlarımız içinde oluşturmalıyız, insanlara en iyi benlikleri olmalarında yardım etmeliyiz. Anlamlı bir hayat yaşamak uğraş gerektirir. Bu devam eden bir süreç. Her geçen gün sürekli hayatımızı oluşturuyoruz, hikâyemize katkı yapıyoruz. Bazen amacımızdan savrulabiliriz. Bu benim başıma geldiğinde, Babamla geçirdiğim güçlü bir deneyimi hatırlıyorum. Üniversiteden mezun olduktan birkaç ay sonra, babam onu öldürebilecek ciddi bir kalp krizi geçirdi. Ölmedi ve ona ölümle yüzleştiğinde ne düşündüğünü sordum, tek düşündüğü şeyin yaşamaya ihtiyaç duyduğu bizi bırakmak istemediğini söyledi. Bu ona hayatı için yaşama iradesi vermişti. Acil ameliyat için uyutulurken,10'dan geriye saymak yerine, bizim isimlerimizi tekrar etti. Eğer ölecek olursa, söylediği son şeylerin isimlerimiz olmasını istedi. Babam mobilyacı ve bir Sufi. Mütevazı bir hayat ama güzel bir hayat. Orada ölümle yüzleşirken yaşamak için bir sebebi vardı: Sevgi. Ailesine duyduğu aitlik, baba olarak amacı, aşkınlık meditasyonu, isimlerimizi tekrar etmesi... bunlar onun hayatta kalmasının sebepleri. Kendisine anlattığı hikâye bu. Anlamın gücü bu. Mutluluk gelip geçicidir. Hayat gerçekten güzel ama bir şeyler kötü giderken amacın olması size tutunacak bir şey veriyor.
12 Eylül 2019 Perşembe
Hayatına Anlam Katan Bir Hikayeye Sahip Bireyler, Hayata Karşı Daha Metanetli Olabiliyor
Hayatın tüm amacının mutluluğun peşinden koşmak olduğunu düşünürdüm. Herkes mutluluğa giden yolun başarı olduğunu söylüyordu, bu yüzden o kusursuz işi, mükemmel erkek arkadaşı ve güzel daireyi aradım. Fakat tatmin olmuşluk duygusu yerine kaygılı ve sürüklenmiş hissettim. Tek başıma değildim; arkadaşlarım da bununla mücadele ettiler. Sonunda insanları gerçekten neyin mutlu ettiğini öğrenmek için üniversiteye pozitif psikoloji okumaya gitmeye karar verdim. Orada keşfettiğim şey ise hayatımı değiştirdi. Veriler mutluluk peşinden koşmanın insanları mutsuz edebildiğini gösteriyor. Bende şok etkisi yaratan şey ise şuydu: İntihar vakaları tüm dünyada artıyor ve Amerika'da son zamanlarda 30 yılın en yüksek oranı ölçüldü. Hayat akla gelen her standarda göre nesnel olarak daha iyi olsa da daha çok insan umutsuz, yalnız ve mutsuz hissediyor. İnsanların içini kemiren bir boşluk var ve bunu hissetmek için klinik depresif olmanıza gerek yok. Eninde sonunda bence hepimizin merak ettiği: Her şey bundan ibaret mi? Araştırmaya göre bu çaresizliği öngören şey mutluluğun eksikliği değil. Bu başka bir şeyin eksikliği, hayattaki anlam eksikliği. Bu da bazı soruları beraberinde getirdi. Hayatta mutlu olmaktan fazlası var mı? Mutlu olmak ve hayatın anlamı olması arasındaki fark ne? Pek çok psikolog mutluluğu, o andaki iyi hissetme ve rahatlık hali olarak tanımlıyor. Ancak anlam daha derin. Ünlü psikolog Martin Seligman'e göre anlam, kendinin ötesinde ki bir şeye hizmet etmekten ve ait olmaktan ve içindeki en iyiyi geliştirmekten geliyor. Kültürümüz mutlulukla saplantılı ama anlam aramanın daha tatmin edici bir yol olduğunu gördüm. Araştırmalar gösteriyor ki hayatının anlamı olan insanlar daha metanetli, okulda ve işte daha iyiler ve hatta daha uzun yaşıyorlar. Bunların hepsi beni düşündürüyor: Hayatımızı nasıl daha anlamlı yaşayabiliriz? Cevabını bulmak için beş yılı yüzlerce insanla röportaj yaparak ve binlerce psikoloji, nöroloji ve felsefe kitabı okuyarak geçirdim. Hepsini bir araya getirerek anlamlı bir hayatın dört kolonu diye adlandırdığım şeyleri buldum. Biz de bu kolonların bir kısmını veya hepsini hayatımıza uyarlayarak hayatımıza anlam katabiliriz. İlk kolon ait olma. Aitlik, size siz olduğunuz için değer veren ve sizin de değer verdiğiniz insanlarla ilişki içinde olmanızdan gelir. Yine de bazı grup ve ilişkilerde ucuz bir aitlik söz konusudur: İnandığınız şeye göre değer görürsünüz, nefret ettiğiniz kişiye göre, olduğunuz kişiye değil. Gerçek aitlik sevgiden doğar. Bireylerin arasındaki her anda hayat bulur ve bir seçimdir, aitlik duygusunu paylaşacağınız kişiyi seçebilirsiniz. İşte size bir örnek. Her sabah arkadaşım Jonathan New York'taki aynı sokak satıcısından bir gazete alıyor. Yalnızca bir alışveriş gerçekleşmiyor ama. Konuşmak için bir dakika ayırıyorlar ve birbirlerine insan gibi davranıyorlar. Bir keresinde Jonathan'da bozuk para yoktu, ve satıcı dedi ki "Dert etmene gerek yok." fakat Jonathan ödemek için ısrar etti, bu yüzden dükkana gitti ve bozukluğu tamamlamak için ihtiyacı olmayan bir şey aldı. Satıcıya parayı verdiğinde satıcı geri çekildi. İncinmişti. İçten bir şey yapmaya çalışıyordu ama Jonathan onu reddetti. Bence hepimiz insanları farkında olmadan küçük yollarla incitiyoruz. Ben de öyle. Tanıdığım birinin yanından geçiyorum ve tanımıyor gibi yapıyorum. Biri benimle konuşurken telefonuma bakıyorum. Bunlar başkalarına değer vermemektir. Onları görünmez ve değersiz hissettir. Ancak sevgiyle yaklaştığınızda, ikinize de iyi gelen bir bağ kurulur. Pek çok insan için aitlik anlamın en önemli kaynağıdır, aile ve arkadaşlarla olan bağlarımız. Kimileri içinse ikinci kolon, yani amaç önemlidir. Amacınızı bulmakla sizi mutlu eden işi bulmak aynı şey değildir. Amaç ne istediğinizle değil, ne verdiğinizle ilgilidir. Bir hastane çalışanı bana amacının hastaları iyileştirmek olduğunu söyledi. Pek çok aile şöyle der: ''Amacım çocuklarımı yetiştirmek.'' Amaçta önemli husus güçlü yanlarınızı başkalarına yardım etmede kullanmanız. Elbette pek çoğumuz için bunun yolu işten geçer. Bu sayede katkı koyar ve ihtiyaç duyulduğumuzu hissederiz. Ancak bu da şu anlama gelir, iş yerinde soyutlanma, işsizlik, iş gücüne az katılım gösterme gibi sorunlar yalnızca ekonomik değil, aslında varlığımızla da ilgilidir. Yapacak önemli bir şey olmadan insanlar bocalar. Tabii iş hayatında amaç bulmak zorunda değilsiniz ama bu size yaşayacak bir sebep, sizi ileriye taşıyacak bir neden sunar. Anlamın üçüncü kolonu da kendinizi aşmakla ilgili ama tamamen farklı bir şekilde: aşkınlık. Aşkınlık durumları kendinizi günlük hayat karmaşasından çok üstte hissettiğiniz o nadir anlardır, benliğiniz solmaya başlar ve çok daha yüksek bir gerçeklikle bağ kurarsınız. Konuştuğum birine göre, aşkınlık sanat görmekten doğdu. Bir diğeri için kilisede bulunmak. Benim içinse, yazı yazarak, çünkü ben yazarım. Bazen öylesine kapılıyorum ki zaman ve mekan hissimi kaybediyorum. Bu aşkınlık tecrübeleri sizi değiştirebilir. Bir çalışma gereği öğrenciler bir dakika boyunca 6 metre boyundakiokaliptus ağaçlarına baktı. Sonrasında daha az bireysel hissetiler ve birine yardım etme fırsatı doğduğunda daha cömert davrandılar. Aitlik, amaç, aşkınlık. Belirlediğim dördüncü kolon insanları şaşırtıyor genelde. Dördüncü kolon hikâyenizi anlatmak, kendinize kendinizle ilgili anlattığınız hikâye. Hayatınızda yaşananlardan bir anlatım çıkarmak belirginlik kazandırır. Nasıl kendiniz olduğunuzu anlamanıza yardım eder. Kendi hikâyelerimizin yazarı olduğumuzu ve bunu anlatış şeklimizi değiştirebileceğimizi unutuyoruz. Hayatınız bir dizi olaydan ibaret değil. Hikâyenizi düzenleyebilir, yorumlayarak yeniden anlatabilirsiniz, gerçeklere bağlı olsanız bile. Emeka adında genç bir adamla tanıştım, futbol oynarken felç kalmıştı. Kaza sonrası kendine şöyle diyordu: ''Futbol oynarken hayatım harikaydı ama şimdi bir bakın bana.'' Bu tür hikâyeler anlatan insanlar... ''Hayatım güzeldi, artık değil.'' daha gergin ve mutsuz olma eğilimindeler. Emeka da bir süre böyleydi fakat zamanla yeni bir hikâye örmeye başladı. Yeni hikâyesi şöyleydi: ''Kazadan önce hayatım amaçsızdı. Sürekli parti yapan bencil bir adamdım fakat bu kaza daha iyi bir insan olabileceğimi gösterdi.'' Hikâyesindeki bu değişiklik Emeka'nın hayatını değiştirdi.Kendisine bu hikâyeyi anlattıktan sonra çocuklara rehberlik yapmaya başladı ve amacının ne olduğunu keşfetti: başkalarına yardım etmek. Psikolog Dan McAdams bunu ''Telafi hikâyesi'' olarak adlandırıyor; iyi bir şeyin kötü bir şeyin yerini alması. Ona göre, hayatlarında amaç olan insanlar telafi, olgunluk ve sevgi ışığında hikâyelerini anlatıyorlar. Peki insanlara hikâyelerini değiştirten şey ne? Kimisi bir terapistten yardım alır bunu kendi başınıza da yapabilirsiniz, sadece hayatınızı gözden geçirerek, tecrübeleriniz sizi nasıl şekillendirdi, ne kazandınız ve kaybettiniz, Emeke işte bunu yaptı. Hikâyeniz bir günde değişmeyecek: Yıllar sürebilir ve çok zor olabilir. Sonuçta hepimiz acı çektik ve hepimiz mücadele ediyoruz. Fakat acı veren o anıları sahiplenmek bize anlayış ve bilgelik kazandırabilir, böylelikle bizi ayakta tutan iyiyi bulabiliriz. Aitlik, amaç, aşkınlık ve hikâyenizi anlatmak: İşte anlamın dört kolonu. Ben henüz gençken, bu kolonların hepsi ile çevrili olma şansına sahiptim. Ailem Montreal'deki evimizden bir Sufi kilisesi işletiyordu. Sufizm semazenler ve şair Rumi ile ilişkilendirilen dini bir felsefe. Haftada iki kez sufiler evimize gelir, meditasyon yapar, fars çayı içer ve hikâyelerini paylaşırlardı. Felsefeleri ayrıca yaşayan her şeye sevgiyle yardım etmeyi kapsıyordu, bu da insanlar size yanlış yaptığında bile nazik olmak anlamına gelir. Bu onlara bir amaç veriyordu: egolarını kontrol etmek. Sonunda üniversite için evden ayrıldım ve hayatımda Sufizm olmadan kendimi boşlukta hissettim. Hayatı yaşamaya değer kılan o şeyleri aramaya koyuldum. Beni bu yolculuğa çıkaran şey bu. Şimdi geriye bakınca, Sufi kilisenin gerçek bir anlam kültürüne sahip olduğunu görüyorum. Kolonlar mimarinin bir parçasıydı ve onların varlığı daha derin yaşamamızı sağlıyordu. Elbette aynı prensip diğer güçlü topluluklar için de geçerli... iyi olanlar ve kötü olanlar. Çeteler, dini örgütler: Bunlar kolonları kullanan anlam kültürleri ve insanlara yaşamak ve ölmek için sebep veriyorlar. Bu yüzden de toplum olarak daha iyi alternatifler sunmamız gerek. Bu kolonları aile ve kurumlarımız içinde oluşturmalıyız, insanlara en iyi benlikleri olmalarında yardım etmeliyiz. Anlamlı bir hayat yaşamak uğraş gerektirir. Bu devam eden bir süreç. Her geçen gün sürekli hayatımızı oluşturuyoruz, hikâyemize katkı yapıyoruz. Bazen amacımızdan savrulabiliriz. Bu benim başıma geldiğinde, Babamla geçirdiğim güçlü bir deneyimi hatırlıyorum. Üniversiteden mezun olduktan birkaç ay sonra, babam onu öldürebilecek ciddi bir kalp krizi geçirdi. Ölmedi ve ona ölümle yüzleştiğinde ne düşündüğünü sordum, tek düşündüğü şeyin yaşamaya ihtiyaç duyduğu bizi bırakmak istemediğini söyledi. Bu ona hayatı için yaşama iradesi vermişti. Acil ameliyat için uyutulurken,10'dan geriye saymak yerine, bizim isimlerimizi tekrar etti. Eğer ölecek olursa, söylediği son şeylerin isimlerimiz olmasını istedi. Babam mobilyacı ve bir Sufi. Mütevazı bir hayat ama güzel bir hayat. Orada ölümle yüzleşirken yaşamak için bir sebebi vardı: Sevgi. Ailesine duyduğu aitlik, baba olarak amacı, aşkınlık meditasyonu, isimlerimizi tekrar etmesi... bunlar onun hayatta kalmasının sebepleri. Kendisine anlattığı hikâye bu. Anlamın gücü bu. Mutluluk gelip geçicidir. Hayat gerçekten güzel ama bir şeyler kötü giderken amacın olması size tutunacak bir şey veriyor.
25 Ekim 2015 Pazar
knight of cups
insanlığımız düşünsel açıdan gittikçe "an" ların ifade ettiği anlamlarından çok, geçmişten ve gelecekten kendisini soyutlayarak, tam manasıyla "an"ın içinde bulunabilmenin önemini kavrıyor gibi sanki. inşa ettiğimiz dünya düzeni, bizlerin ayrılmaz bir parçası olarak işleyen bir düzen sonuçta ve bu geçmişten aldığı mirasından, gelecekten doğan beklentilerinden soyutlanamaz. kaynağı ve varlık amacı da bu şüphesiz. bizler ise bu dünya düzenin bir parçası olarak düzeni mi yaşıyoruz yoksa düzeni mi yaşatıyoruz bilemeyiz. iş hayatlarımız, eğlence hayatlarımız, insan ilişkilerimiz, tüm bunların bir normali var ve bizler de normal bir birey olma yolunda kendimizi eğitiyor, bunu yaşatıyoruz. peki biz yaşıyor muyuz? yaşamak genel bir durum mudur yoksa çok özel bir durum mudur? peki hangimiz özeliz? hangimiz hayatında çok özel bir şey yapabiliyor? hangimiz nihayetinde çok özel bir hayat yaşadım diyebilecek?
aslında hepimiz kabulleniş içerisindeyiz. herkes gibi doğduk, herkes gibi yaşıyoruz ve herkes gibi öleceğiz. fakat diğer yandan aslında hepimiz biliriz ki hayat çok özeldir, bir incidir veya belki de bir inciye erişme çabasıdır. cesaretimiz yoktur sadece, bu yüzden de bunu görmezden geliriz.
hayattaki özeli bulmak için aramak, aramak için ise öncelikle bir takım şeyleri aşmak gerekir. çünkü alıgıda seçicilik vardır ve aslında aramanın mahiyeti bulmaktan daha önemlidir. düzenden, düzene uyum için yarattığımız benliğimizden soyutlanmak gibi. filmin bölümleri sanki bu aşamaları ifade ediyor gibiydi.
ve aşk... tüm anlamlardan ve kavramlardan soyutlanmış olan hayatın biriciklik hissi. hayatı rasyonel hale getirdikçe özünden saptırdığımız, rasyonel hale getirmeye çalışarak düzene uydurmaya çalıştığımız, beceremeyince de tümden reddettiğimiz o his. hepimizin şu hayatta kendini, hayatını en özel hissetiği o "an". hani çoğumuza çocukken isabet etmiş ve ömür boyu iz bırakmış olan, sonrasında bir daha karşılaşmamış olduğumuz o his. acaba biz mi karşılaşamadık? yoksa düzene uydurduğumuz benliklerimiz bu hissi inkar mı ediyor?
filmin baş karakteri bir tür uyanış ile düzen dünyasından kendini sıyırıp bu arayışa yöneliyor. varoluş arayışı genellikle anlamsız kalmaya mahkumdur. fakat film bir peşin bir kabul ile, yani bir anlam üzerinden arayışına çıkarıyor yolcusunu. izleyiciye bir cevap üzerinden sorular sorduruyor. bu anlam atfedilen kutsal kaynak ise aşk.
bizler sürekli yeniden ve yeniden başlarız. yarın yeni bir hayata başlama hedefi koyarız mesela. sonra öteler bir sonraki gün, bir sonraki hafta, ay, yıl... ve bir bakmışız hayat bitmiş.
bizler birer bulut gibiyiz şüphesiz; semadan gelip geçeceğiz.
işte bu yüzden, filmin son sahnesinin dediği gibi;
başla!
not: bu değerlendirme ekşisözlükteki knight of cups başlığında da yayımlanmıştır.
aslında hepimiz kabulleniş içerisindeyiz. herkes gibi doğduk, herkes gibi yaşıyoruz ve herkes gibi öleceğiz. fakat diğer yandan aslında hepimiz biliriz ki hayat çok özeldir, bir incidir veya belki de bir inciye erişme çabasıdır. cesaretimiz yoktur sadece, bu yüzden de bunu görmezden geliriz.
hayattaki özeli bulmak için aramak, aramak için ise öncelikle bir takım şeyleri aşmak gerekir. çünkü alıgıda seçicilik vardır ve aslında aramanın mahiyeti bulmaktan daha önemlidir. düzenden, düzene uyum için yarattığımız benliğimizden soyutlanmak gibi. filmin bölümleri sanki bu aşamaları ifade ediyor gibiydi.
ve aşk... tüm anlamlardan ve kavramlardan soyutlanmış olan hayatın biriciklik hissi. hayatı rasyonel hale getirdikçe özünden saptırdığımız, rasyonel hale getirmeye çalışarak düzene uydurmaya çalıştığımız, beceremeyince de tümden reddettiğimiz o his. hepimizin şu hayatta kendini, hayatını en özel hissetiği o "an". hani çoğumuza çocukken isabet etmiş ve ömür boyu iz bırakmış olan, sonrasında bir daha karşılaşmamış olduğumuz o his. acaba biz mi karşılaşamadık? yoksa düzene uydurduğumuz benliklerimiz bu hissi inkar mı ediyor?
filmin baş karakteri bir tür uyanış ile düzen dünyasından kendini sıyırıp bu arayışa yöneliyor. varoluş arayışı genellikle anlamsız kalmaya mahkumdur. fakat film bir peşin bir kabul ile, yani bir anlam üzerinden arayışına çıkarıyor yolcusunu. izleyiciye bir cevap üzerinden sorular sorduruyor. bu anlam atfedilen kutsal kaynak ise aşk.
bizler sürekli yeniden ve yeniden başlarız. yarın yeni bir hayata başlama hedefi koyarız mesela. sonra öteler bir sonraki gün, bir sonraki hafta, ay, yıl... ve bir bakmışız hayat bitmiş.
bizler birer bulut gibiyiz şüphesiz; semadan gelip geçeceğiz.
işte bu yüzden, filmin son sahnesinin dediği gibi;
başla!
not: bu değerlendirme ekşisözlükteki knight of cups başlığında da yayımlanmıştır.
2 Eylül 2015 Çarşamba
tanışmamız gerek
22 Şubat 2015 Pazar
hep birlikte masum değilsek, hep birlikte suçluyuz mu demek oluyor bu?
Dünyanın temel bozukluğu,
kişilerin yaşam uzamlarının karşılıklı sınırlarının
bulunmayışıdır –ya da, sürekli, çiğnenişi…
Dünya bozuktur,
çünkü kişileri
kendi kendilerine
bırakmaz.
Bu durumdan, ama, o ‘ötekiler’ nedenli sorumluysa, kişinin kendisi de bir o kadar sorumludur
–çünkü, bir yandan, kişi kendisi de bol bol çiğner ötekilerin sınırlarını; bir yandan da, o (aynı) ötekiler, kişinin yaşam uzamının sınırlarını çiğnemek amacıyla yapmazlar yaptıklarını.
(“Hep birlikte masumdurlar; ya da, hep birlikte suçlu”…)
İnsanın aklının alamayacağı korkunçlukta gerçekleşen bazı olayların sebeplerini açıklamakta psikolojiden, psikiyatriden faydalanmak bir tür pratik haline geldi. Fakat bu izahlar olayın toplumsal boyutundan çok bireye indirgenmiş bir değerlendirmesi olarak kalıyor zihinlerde. Böyle olunca da insan kendi sorumluluğundan büyük ölçüde azade bir şekilde olayları unutup gidiyor. Haber başlıklarını bilirsiniz “bir anlık cinnet” “alkol ve psikolojik sorunları olan…” “ailesi ile sorunlar yaşayan ve psikolojik rahatsızlığı bunulan….” “maddi sorunlar yaşayan ve psikolojisi bozulan…” gibi gider bu.
Bu sefer her ne kadar gazete manşetleri ve haber metninin içeriği pek değişmese de en azından sosyal medyada müthiş bir toplumsal yüzleşme ve hesaplaşma oldu. Bu süreçte cinsiyetimden utandığım günler yaşadım. Gazetede görülünce “vah vah insanlar nasıl da cinnet geçiriyorlar, ülke de iyice bozuldu ha” diyerek geçiştirilen olaylardan birisi olmadı bu sefer. Herkes elini taşın altına koydu. Kadınlar yaşadıklarını anlattılar, erkekler (tabi çok çok az bir kısmı) yaptıkları hatalar ile yüzleştiler ve hatta bir kısmının yaptıklarını anlatarak günah çıkardıklarına dahi tanık oldum. Peki sonuç olarak bir şeyler değişir mi? Bence değişmez; bu akım zaten çok az bir kesimde cereyan etti. Asıl potansiyel suçluların bunlardan hiç haberi yoktur eminim, zaten haberi olsaydı da herhangi bir yüzleşme yaşaması beklenemezdi herhalde.
Bunu etraflıca düşününce, memleketin her yerinde ve her kesiminde yaşandığını da görünce, ister istemez sebepleri basite indirgenemiyor, bunun ciddi bir toplumsal çürümüşlük olduğu gerçeğiyle yüzleşiliyor. Elbette sadece bu konu ile de sınırlı değil, toplumda genel geçer bir decadence durumu hâkim. Bir kesim ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmez haldeyken bir kesim de huzursuz ve umutsuzluğa sürüklenmiş durumda.
Bunları değerlendirecek değilim herhalde, bu en hafif tabiriyle ukalalık olurdu. Ne halimiz varsa göreceğiz; toplum homojen değildir ama toplumun ahlaki çatısı heterojen de değildir, herkesi aynı potada eritir. Yukarıdaki alıntı da biraz bu yüzden ekledim aslında.
Hep birlikte masum değil de suçluysak eğer, ahlakın -yani toplumun öngördüğü davranış pratiklerinin- birbirimize karşı sınırları belirleyemediği, dahası sınır ihlallerinin meşrulaştığı bir bozulmuşluğa evrildiğini söylebiliriz. Zaten bu çatının amacı bizi kendi halimizde varoluştan alıkoymakken, bir de şu bozulmuş haliyle içerisinde bulununca, daha önceden bir nebze de olsa benimseyemediğimiz halde uyum sağlayabildiğimiz bu kurallar ilginç bir şekilde benimsenen fakat uyum da sağlanamayan bir hale geliyor gibi. Bu kıyamet ortamında bizler artık bireysel varoluşlarımızdan çoktan vazgeçtik, bari en azından diğer tarafı düzeltebilsek diyebiliyoruz ancak.
Tıpkı hassasiyet ve şiddet gibi; herkes kendince yol olarak seçip bu iki tarafa doğru çekildikçe aradaki bağ iyice gerginleşmiş, en ufak bir titreşimin her iki kesimden de herkesi savurduğu bir etki açığa çıkıyor gibi. Hal böyle olunca egemenler için daha ne olsun; ufak bir fiske vurması yetiyor ortalığı birbirine katmak için. Şu satırları yazdığım sırada yeni çıkan yasa ile artık kırılıp dökülen ne varsa tıpkı bir moloz gibi toplayabilme imkânına da kavuşuldu. Daha ne olsun?
kişilerin yaşam uzamlarının karşılıklı sınırlarının
bulunmayışıdır –ya da, sürekli, çiğnenişi…
Dünya bozuktur,
çünkü kişileri
kendi kendilerine
bırakmaz.
Bu durumdan, ama, o ‘ötekiler’ nedenli sorumluysa, kişinin kendisi de bir o kadar sorumludur
–çünkü, bir yandan, kişi kendisi de bol bol çiğner ötekilerin sınırlarını; bir yandan da, o (aynı) ötekiler, kişinin yaşam uzamının sınırlarını çiğnemek amacıyla yapmazlar yaptıklarını.
(“Hep birlikte masumdurlar; ya da, hep birlikte suçlu”…)
İnsanın aklının alamayacağı korkunçlukta gerçekleşen bazı olayların sebeplerini açıklamakta psikolojiden, psikiyatriden faydalanmak bir tür pratik haline geldi. Fakat bu izahlar olayın toplumsal boyutundan çok bireye indirgenmiş bir değerlendirmesi olarak kalıyor zihinlerde. Böyle olunca da insan kendi sorumluluğundan büyük ölçüde azade bir şekilde olayları unutup gidiyor. Haber başlıklarını bilirsiniz “bir anlık cinnet” “alkol ve psikolojik sorunları olan…” “ailesi ile sorunlar yaşayan ve psikolojik rahatsızlığı bunulan….” “maddi sorunlar yaşayan ve psikolojisi bozulan…” gibi gider bu.
Bu sefer her ne kadar gazete manşetleri ve haber metninin içeriği pek değişmese de en azından sosyal medyada müthiş bir toplumsal yüzleşme ve hesaplaşma oldu. Bu süreçte cinsiyetimden utandığım günler yaşadım. Gazetede görülünce “vah vah insanlar nasıl da cinnet geçiriyorlar, ülke de iyice bozuldu ha” diyerek geçiştirilen olaylardan birisi olmadı bu sefer. Herkes elini taşın altına koydu. Kadınlar yaşadıklarını anlattılar, erkekler (tabi çok çok az bir kısmı) yaptıkları hatalar ile yüzleştiler ve hatta bir kısmının yaptıklarını anlatarak günah çıkardıklarına dahi tanık oldum. Peki sonuç olarak bir şeyler değişir mi? Bence değişmez; bu akım zaten çok az bir kesimde cereyan etti. Asıl potansiyel suçluların bunlardan hiç haberi yoktur eminim, zaten haberi olsaydı da herhangi bir yüzleşme yaşaması beklenemezdi herhalde.
Bunu etraflıca düşününce, memleketin her yerinde ve her kesiminde yaşandığını da görünce, ister istemez sebepleri basite indirgenemiyor, bunun ciddi bir toplumsal çürümüşlük olduğu gerçeğiyle yüzleşiliyor. Elbette sadece bu konu ile de sınırlı değil, toplumda genel geçer bir decadence durumu hâkim. Bir kesim ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmez haldeyken bir kesim de huzursuz ve umutsuzluğa sürüklenmiş durumda.
Bunları değerlendirecek değilim herhalde, bu en hafif tabiriyle ukalalık olurdu. Ne halimiz varsa göreceğiz; toplum homojen değildir ama toplumun ahlaki çatısı heterojen de değildir, herkesi aynı potada eritir. Yukarıdaki alıntı da biraz bu yüzden ekledim aslında.
Hep birlikte masum değil de suçluysak eğer, ahlakın -yani toplumun öngördüğü davranış pratiklerinin- birbirimize karşı sınırları belirleyemediği, dahası sınır ihlallerinin meşrulaştığı bir bozulmuşluğa evrildiğini söylebiliriz. Zaten bu çatının amacı bizi kendi halimizde varoluştan alıkoymakken, bir de şu bozulmuş haliyle içerisinde bulununca, daha önceden bir nebze de olsa benimseyemediğimiz halde uyum sağlayabildiğimiz bu kurallar ilginç bir şekilde benimsenen fakat uyum da sağlanamayan bir hale geliyor gibi. Bu kıyamet ortamında bizler artık bireysel varoluşlarımızdan çoktan vazgeçtik, bari en azından diğer tarafı düzeltebilsek diyebiliyoruz ancak.
Tıpkı hassasiyet ve şiddet gibi; herkes kendince yol olarak seçip bu iki tarafa doğru çekildikçe aradaki bağ iyice gerginleşmiş, en ufak bir titreşimin her iki kesimden de herkesi savurduğu bir etki açığa çıkıyor gibi. Hal böyle olunca egemenler için daha ne olsun; ufak bir fiske vurması yetiyor ortalığı birbirine katmak için. Şu satırları yazdığım sırada yeni çıkan yasa ile artık kırılıp dökülen ne varsa tıpkı bir moloz gibi toplayabilme imkânına da kavuşuldu. Daha ne olsun?
30 Ekim 2014 Perşembe
uygarlık
“Uygarlık kişinin kendi gündelik yaşamını, daha geniş bir bütünün parçası; kendinden başka insanları -giderek, bütün insanları; insanlığı- kapsayan bir çerçevenin içindeki bir olanaklı konum olarak görebilmesidir.
Böylece, uygar kişi hem kendi yaşamına dışarıdan bakabilen, hem de kendi yaşam biçimi dışındaki yaşama olanaklarına içten, içeriden bakmağa çalışan insandır.”
O.Aruoba – Yürüme Sf. 48
Şehirlerin uygarlığı yarattığı kadar, uygarlık da şehirler yaratmıştır herhalde. Uygarlıktan nasibini almış insan bunu beslemesi için daha çok insana, kalabalığa, yani şehre ihtiyaç duyar çünkü. Uygarlık içerisinde kendi konumunu ve kendi konumu içerisindeki uygarlığı sürekli olarak insanlarla –kendisinden başka, farklı insanlarla- sınaması, beslemesi gerekir. Ne kadar fazla olursa o kadar çok sınama imkânı bulur, o kadar çok besler kendi uygarlığını. Eğer bunu yapamazsa –dar bir çevrede kalırsa- kendisini sürekli tekrar eden bir sınamaya dönüşür uygarlığı ki buna artık sınamak denemez herhalde. Böyle olursa, kendini daha geniş bir bütünün parçası, bütün insanları ve insanlığı kapsayan bir bütünün parçası olarak hissetmekten uzaklaşır belki de.
Bu uygarlığın insan için pozitif ve yapıcı tarafı. Mesela iyi bir roman okuduğumuzda, yazarın kafasında çizmiş olduğu kahraman ile nasıl da bunu mükemmel yansıtabildiğine şaşırırız. Aslında kaleme alınan kahraman değildir, kahramanın gözünden tüm insanlığı kapsayan çerçeveyi şöyle bir gezer ve sonunda kendimize yönelerek bu çerçevenin neresinde olduğumuzu sorgularız.
Bunun bir de negatif ve yıkıcı tarafı vardır. Daha geniş bir bütünün parçası olarak hissetmek için, yani bir birey olarak toplumda homojenize olmanın en temel unsuru da sanıyorum ki adaletten yani karşılıklı adil olmaktan geçer. Bir birey olarak topluma karşı adil olmak, adil bir mesafede durmak; toplumun da kendisine karşı adil olduğu ve aynı mesafede durduğuna inanmak bu bütünlüğün en temel taşı olsa gerek.
Uygarlık dediğimiz şey çoğulluktan meydana gelir derken bu sadece kuru bir nicel çoğulluk olmasa gerek. Bu bütünü oluşturan çoğul (toplumsal) bilinç ile her bir tekil bilincin ortak değerleri ve kabulleri vardır. Bir birey olarak sindiremediğimiz şeyler olduğunda bunun toplum tarafından da sindirilmemesi gerektiğine inanırız. Keza toplum tarafından sindirilemeyen şeyler olduğunda bizim de bunu sindirememizin gerekliliği bireysel açıdan bir önkoşuldur.
Kendisini düşünsel anlamda besleyen, daha çok hikâyeye tanıklık eden, uygarlıktan daha fazla nasibini alan kişinin eriştiği şuur şüphesiz ki daha hassas bir adalet terazi gerektirir. Bu hassasiyet tanık olunan her bir olay karşısındaki tutumumuza yansır ister istemez.
Uygarlığın insan için yapıcı tarafı ne kadar şehirlerde, sokaklarda veya gündemde cereyan ediyor bunu sanırım hiçbir zaman kestiremedim. Bu tür bir yabancılaşma her çağda yaşanmıştır elbet, bu belki de yapısal bir şeydir kim bilir. Fakat tonlarca ağırlıkta adaletsizliğin tüm çıplaklığıyla gözler önünde olduğu bir çerçevenin içerisinde, gramlık değerleri ölçen hassas terazisiyle insan kendisine nasıl olanaklı bir konum sağlayabilir?
Böylece, uygar kişi hem kendi yaşamına dışarıdan bakabilen, hem de kendi yaşam biçimi dışındaki yaşama olanaklarına içten, içeriden bakmağa çalışan insandır.”
O.Aruoba – Yürüme Sf. 48
Şehirlerin uygarlığı yarattığı kadar, uygarlık da şehirler yaratmıştır herhalde. Uygarlıktan nasibini almış insan bunu beslemesi için daha çok insana, kalabalığa, yani şehre ihtiyaç duyar çünkü. Uygarlık içerisinde kendi konumunu ve kendi konumu içerisindeki uygarlığı sürekli olarak insanlarla –kendisinden başka, farklı insanlarla- sınaması, beslemesi gerekir. Ne kadar fazla olursa o kadar çok sınama imkânı bulur, o kadar çok besler kendi uygarlığını. Eğer bunu yapamazsa –dar bir çevrede kalırsa- kendisini sürekli tekrar eden bir sınamaya dönüşür uygarlığı ki buna artık sınamak denemez herhalde. Böyle olursa, kendini daha geniş bir bütünün parçası, bütün insanları ve insanlığı kapsayan bir bütünün parçası olarak hissetmekten uzaklaşır belki de.
Bu uygarlığın insan için pozitif ve yapıcı tarafı. Mesela iyi bir roman okuduğumuzda, yazarın kafasında çizmiş olduğu kahraman ile nasıl da bunu mükemmel yansıtabildiğine şaşırırız. Aslında kaleme alınan kahraman değildir, kahramanın gözünden tüm insanlığı kapsayan çerçeveyi şöyle bir gezer ve sonunda kendimize yönelerek bu çerçevenin neresinde olduğumuzu sorgularız.
Bunun bir de negatif ve yıkıcı tarafı vardır. Daha geniş bir bütünün parçası olarak hissetmek için, yani bir birey olarak toplumda homojenize olmanın en temel unsuru da sanıyorum ki adaletten yani karşılıklı adil olmaktan geçer. Bir birey olarak topluma karşı adil olmak, adil bir mesafede durmak; toplumun da kendisine karşı adil olduğu ve aynı mesafede durduğuna inanmak bu bütünlüğün en temel taşı olsa gerek.
Uygarlık dediğimiz şey çoğulluktan meydana gelir derken bu sadece kuru bir nicel çoğulluk olmasa gerek. Bu bütünü oluşturan çoğul (toplumsal) bilinç ile her bir tekil bilincin ortak değerleri ve kabulleri vardır. Bir birey olarak sindiremediğimiz şeyler olduğunda bunun toplum tarafından da sindirilmemesi gerektiğine inanırız. Keza toplum tarafından sindirilemeyen şeyler olduğunda bizim de bunu sindirememizin gerekliliği bireysel açıdan bir önkoşuldur.
Kendisini düşünsel anlamda besleyen, daha çok hikâyeye tanıklık eden, uygarlıktan daha fazla nasibini alan kişinin eriştiği şuur şüphesiz ki daha hassas bir adalet terazi gerektirir. Bu hassasiyet tanık olunan her bir olay karşısındaki tutumumuza yansır ister istemez.
Uygarlığın insan için yapıcı tarafı ne kadar şehirlerde, sokaklarda veya gündemde cereyan ediyor bunu sanırım hiçbir zaman kestiremedim. Bu tür bir yabancılaşma her çağda yaşanmıştır elbet, bu belki de yapısal bir şeydir kim bilir. Fakat tonlarca ağırlıkta adaletsizliğin tüm çıplaklığıyla gözler önünde olduğu bir çerçevenin içerisinde, gramlık değerleri ölçen hassas terazisiyle insan kendisine nasıl olanaklı bir konum sağlayabilir?
20 Ekim 2014 Pazartesi
iki gün, bir gece ve elektriksiz evler
Film aslında üstünkörü bir şekilde kapital düzenin işsizlik ve ikramiye denen biri ceza diğeri ödül mekanizması üzerinde durmuş. Üstünkörü dememim sebebi sadece bu kısmına odaklanmış olması ve aslında bunun üzerinde dahi fazla derinleşmemesi. Bana durumu gayet objektif bir şekilde sunmuş gibi gelse de internetten baktığım yorumlarda “yönetmen öyle bir eleştiri yapmış ki kapitalizm gerçeğini tokat gibi suratımıza vurmuş” gibi şeyler de gördüm. Bu bizim tarafgirliğimizden de oluyor belki de. Kapitalizmin herhangi bir mekanizmasının olağan gerçekliğiyle yansıtılması, bu gerçekliğin tokat gibi suratımıza vurulması anlamına da geliyor ister istemez. İçerisinde yaşadığımız düzeni sindiremeden adapte oluşumuzun bizde yaratmış olduğu bir tür suçluluk psikolojisi midir nedir bu bilemiyorum. Evet hepimiz bu düzeni az çok kavrayabiliyoruz, her birimizin refahının bedelini bir başkası ödüyor bu adaletsizliği de görüyoruz, örtbas edilen ve göz önüne koyulanların ardındaki iradeden de haberdarız fakat tüm bunlara rağmen adapte olabiliyoruz işte bir şekilde. Çünkü adapte olmican da naapcan?
Film yazısı yazmayı pek beceremiyorum çünkü bağlamdan kopuyorum gördüğünüz üzere. Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de film değil herhalde, sadece kendimce denk geldiğim bir tesadüf üzerine bir şeyler yazmak istedim. Dün bu filmi izlemiştim, bugünse ödev yapabilmek için odasına bir lamba isteyen kızın hikâyesine denk geldim. Hikaye şu; okuyan, dahası okumaya bir hayli istekli görünen kızımızın evinde elektik bulunmaması sebebiyle ödevlerini hava kararmadan evvel yapmak zorunda kalması. Tesadüf dediğim şeyse ekşisözlükteki bir yorum; “bana depresyonda olduklarını anlatan, saçma sapan ve sebepsiz mutsuzluk atakları geçiren arkadaşlarıma izletmek istediğim videonun başkahramanı kızdır”
Aslında bu belki bir tesadüf dahi değil ama bana bir şeyler düşündürdü işte bir şekilde. Filmde ikramiyeye gerçekten ihtiyaç duyanlar ya depresyondaki kadın lehine oy kullandı ya da onunla yüz yüze gelmekten kaçtılar. Genellikle bu ikramiyeye aslında çok da ihtiyacı olmayanlar şiddetle reddetti. Bu açıdan filmin sonu çok manidardı. Nihayetinde kadın, yukardaki sözlük yazarının betimlediği şekilde bir profil sergilemiş olduğunun farkına vardı. Bırak hâlihazırdaki işi için mücadele etmeyi, başka bir yerde başka bir iş arama mücadelesi dahi verecek duruma geldi.
Bu sistemin belki de en büyük başarısı; insanları birbirine kırdırmak da dahil her imkanı kullanabilmesi ve sonuçta hep kazanan taraf olması. Belki de bu sistemi beslemek üzere çalıştırılanlar birer köledirler, bu açıdan depresyona girip çalışma hayatına sırt çeviren kişi masumdur. Ama diğer yandan da iş sahibi olamayan, mücadele ettiği halde kendisine fırsat tanınmayan (evinde elektriği olmayan) bireylerin böyle bir lükslerinin dahi olmaması gerçeği düşünülürse de suçludur. Kim bilir. Eh, bilip de naapcan?
Film yazısı yazmayı pek beceremiyorum çünkü bağlamdan kopuyorum gördüğünüz üzere. Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de film değil herhalde, sadece kendimce denk geldiğim bir tesadüf üzerine bir şeyler yazmak istedim. Dün bu filmi izlemiştim, bugünse ödev yapabilmek için odasına bir lamba isteyen kızın hikâyesine denk geldim. Hikaye şu; okuyan, dahası okumaya bir hayli istekli görünen kızımızın evinde elektik bulunmaması sebebiyle ödevlerini hava kararmadan evvel yapmak zorunda kalması. Tesadüf dediğim şeyse ekşisözlükteki bir yorum; “bana depresyonda olduklarını anlatan, saçma sapan ve sebepsiz mutsuzluk atakları geçiren arkadaşlarıma izletmek istediğim videonun başkahramanı kızdır”
Aslında bu belki bir tesadüf dahi değil ama bana bir şeyler düşündürdü işte bir şekilde. Filmde ikramiyeye gerçekten ihtiyaç duyanlar ya depresyondaki kadın lehine oy kullandı ya da onunla yüz yüze gelmekten kaçtılar. Genellikle bu ikramiyeye aslında çok da ihtiyacı olmayanlar şiddetle reddetti. Bu açıdan filmin sonu çok manidardı. Nihayetinde kadın, yukardaki sözlük yazarının betimlediği şekilde bir profil sergilemiş olduğunun farkına vardı. Bırak hâlihazırdaki işi için mücadele etmeyi, başka bir yerde başka bir iş arama mücadelesi dahi verecek duruma geldi.
Bu sistemin belki de en büyük başarısı; insanları birbirine kırdırmak da dahil her imkanı kullanabilmesi ve sonuçta hep kazanan taraf olması. Belki de bu sistemi beslemek üzere çalıştırılanlar birer köledirler, bu açıdan depresyona girip çalışma hayatına sırt çeviren kişi masumdur. Ama diğer yandan da iş sahibi olamayan, mücadele ettiği halde kendisine fırsat tanınmayan (evinde elektriği olmayan) bireylerin böyle bir lükslerinin dahi olmaması gerçeği düşünülürse de suçludur. Kim bilir. Eh, bilip de naapcan?
alaka kurulan:
deux jours une nuit,
iki gün bir gece,
sinema,
two days one night,
yazı
27 Eylül 2014 Cumartesi
aklıma mukayyet olma
Bazen aklıma mukayyet olmanın büyük bir zaaf olduğunu düşünmeden edemiyorum. Aklın tahakkümü hissederken, bundan kurtulmuş olduğumu varsaydığımda, sahiden de algı kapılarının olmaması durumunda her şeyin olduğu gibi yani sonsuz görünebileceğini düşünürüm. Bu kestirilemez sonsuzluk hissi bir tür yükselme ile gelir; aklın duvarlarından birisini aşarken, tam da o esnada, diğer duvarların da tepesinden uzaklarda bir ufuk belirir. Diğer belirmeler gibi yaklaştıkça keskinleşmez üstelik bu. Nitelendirilemezse de varlığı şüphe götürmez. Tüm varlık ve gerçekliğe yeniden –yeni bir gözle- bakmayı sağlayan bir tür paradigma belirir, bu artık geri dönüşsüz bir yaklaşımdır.
Aklın duvarlarının kendime görünen yüzünde oluşturduklarımı gerçek olarak adlandırmam ne büyük bir aymazlıktır aslında. Oysa gerçeklik kavranabilir bir şey miydi ki onu göz önüne indirgemekle varlığını hissedebilmek mümkün olsun. Nihayetinde gerçeğin bir parçası olarak indirgenebilen tek şey bizatihi kendi varlığımdan başka ne olabilirdi ki.
Kavranabilen ve aslında kavranamayan, yani gerçekliğe en yakın şey belki de şu anda, şimdide gizlidir. Her şey şu an, şimdi oluyor, belki de olmuyor, kim bilir? Kimse bilemez. İşte bu yüzden bilmemek işlerlik kazanıyor. Burada ve şu anda! Şu hayatta bundan daha emin olabilecek neyimiz olabilir ki başka?
Niye geçmişteyim yahut gelecekte bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki tüm bunlar aklıma mukayyet olmamdan oluyor.
Aklın duvarlarının kendime görünen yüzünde oluşturduklarımı gerçek olarak adlandırmam ne büyük bir aymazlıktır aslında. Oysa gerçeklik kavranabilir bir şey miydi ki onu göz önüne indirgemekle varlığını hissedebilmek mümkün olsun. Nihayetinde gerçeğin bir parçası olarak indirgenebilen tek şey bizatihi kendi varlığımdan başka ne olabilirdi ki.
Kavranabilen ve aslında kavranamayan, yani gerçekliğe en yakın şey belki de şu anda, şimdide gizlidir. Her şey şu an, şimdi oluyor, belki de olmuyor, kim bilir? Kimse bilemez. İşte bu yüzden bilmemek işlerlik kazanıyor. Burada ve şu anda! Şu hayatta bundan daha emin olabilecek neyimiz olabilir ki başka?
Niye geçmişteyim yahut gelecekte bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki tüm bunlar aklıma mukayyet olmamdan oluyor.
2 Ağustos 2014 Cumartesi
alternatif hayat
Bloglarda, ekşisözlükte vb. insanların kendini ifade ettiği mecralarda, son zamanlar öylesine çok bunalmış insan portreleriyle karşılaşıyorum ki. Bunların birçoğu, bir tür aydınlanma paralelinde kaleme alınmış gibiler ve hafif öfke de içeriyorlar. Fakat bunun, yazarın kendine dönük bir öfkesi olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Zira neye uyansak, daha önceden buna neden uyanmadığımıza hayıflanırız ister istemez.
Geçen bir yerde bir söze denk gelmiştim; “Anlamak değiştirir, bir şeyi anladığımız andan itibaren artık öncesindeki kişi değilizdir” gibi bişeydi.
Burada bir paradoksa değinmek gerek belki; bir şeylere uyanmak, bir şeyleri anlamak bizi değiştirirken, değişime uğramadan evvelki anlamlarımız, kendimizden koparamadığımız bir hatıra (hatırımızda, hatırı sayılır) mı olurlar? Öyleyse eğer burada bir değişimden söz edilebilir mi? Böyle değilse, yani bir şeyi anladıktan sonra değişince eski anlamımızın kökünü kazıyorsak eğer, bu durumda bir değişimden söz edilebilir miyiz peki? Söz konusu değişimin aktörü “anlam” olunca bu da mümkün olmuyor. Anlamak öncesiyle ve sonrasıyla, karmaşık bir takım mukayeselerle, etkileşimlerle gerçekleşebilir ancak. Hiçbir şey gökten zembille inerek anlam kazanmaz herhalde. Böyle bir şey varsa da peygamberlere özgü filandır. Burada rasyonel zekâmız bize hemen “eklemek” fikrini uyandırarak orta yolu bulabilir. Yani öncesi olduğu yerde durur, biz üzerine yenilerini ekleriz şeklinde. Ama bu da bir yerde anlamanın doğasına aykırı gibidir. Çünkü anlamak, bir şeylere uyanmak yıkıcıdır. Artık eskisi gibi değilizdir, eskiye karşı tepki geliştirmemiz de kaçınılmazdır. Bu anlamdan da, değişimden de bağımsızdır aslında bir yerde…
Bizler pratikte hep bir şeylerin öğrenerek yaşanabileceğini kanıksamış, yaşayarak öğrenebileceklerimizi ise genelde es geçmiştik. Hal böyleyken daha çok öğrenerek daha çok yaşadığımızı varsaymıştık. Bazen ufak senkronizasyon kaymalarından çokça anlamlar çıkarmış ve stabil hayatlarımızı sekteye uğratmaya başlamıştık. Arayışa geçmiş, arayışımızı (her zamanki gibi) başka insanlar ve başka hayatlarda bulmuş, bu sefer de onlara imrenmiştik. Onların hayatlarını öğrenme isteği duyup onlar gibi yaşamak istemiştik.
Süreçler ve benzerlikleri bir tarafa bırakırsak; şu bunaldığımız hayatlarımızdan kaçışı “alternatif hayat”larda bulmamız pek güzel bir şey. Fakat anlam veremediğim şey bu durum için esas alınan odakta. İnsanın doğasına uygun yaşamasının alternatif olarak addedilmesi pek hoşuma gitmiyor. Bu bir tanımlama sorunu da değil üstelik, düpedüz düşünceden kaynağını alıyor.
Son zamanlarda birkaç arkadaşım, benim birtakım şeylere uyandığımı düşünmüş olacak ki şu alternatif hayat güruhlarından denk geldiklerini paylaşıyorlar. Benimkisi muhtemelen bir önyargı ama bu topluluklara hiç katılasım gelmiyor. Yazdıkları manifesto vari şeyleri okuduğumda düşüncelerinin çoğuna hemfikir olmama rağmen üstelik. Peki bu neden böyle oluyor diye düşündüğümde işte yukarıda saçmaladığım anlamak paradoksuna takılıyorum sanırım.
Bir şeylere uyanmak benim için bir yalnızlık sonucunu doğurmuştur hep. Belki de bunun sebebi anlamak paradoksundaki değişimleri hep kendi içimde tutuşumdandır. Hatta bunun kendi kişisel tutumumdan değil de insanlar böyle olması gerektiğini düşündürdükleri için kabullenmiştim. Bu öyledir ki “hayat”ıma sirayet edemezdi. Çünkü hayat dediğimiz şeyin pek öyle eğilip bükülebilir bir tarafı olmuyordu, öylesine katıydı işte. Bir şeylere uyanmak insanı değiştirebilirdi ama hayatı öyle pek kolay değiştiremezmiş gibi gelmişti. Ya da ben çok pasifim bilemiyorum. Bizler bu zamana kadar da hayatlarımızın bu şekilde seyir göstermesi üzerine çaba göstermiş değildik belki de. Sadece fırsatları değerlendirdik ve her şey bu şekilde gelişti belki. Belki de birçoğumuzun sorunu budur; kendi isteklerimiz doğrultusunda şekillendiremediğimiz hayatlarımızın sorumluluğunu, geçmişte ne istediğimizi bilememizin cehaletine yüklüyoruzdur.
Alternatif hayatın “alternatif” oluşu ne kadar genele göre marjinal bir hayat oluşuyla, ne kadar insanın kendi süregelen hayatına karşı geliştirdiği tavırla ilgili bunun farkına varmak lazım belki de. Fakat ben bu farkındalığın da pek bir şey ifade edeceğini düşünmeyenlerdenim. Çünkü her iki türlüsü de sonuçta bir tepki ve bir şeylere karşı tepki geliştirerek tam manasıyla hayatımıza vakıf olamayabiliriz.
(bkz: çok dallandırıp budaklandırarak bir şeyleri anlatmaya çalışıp sonuç olarak hiçbir şey anlatamamak)
Geçen bir yerde bir söze denk gelmiştim; “Anlamak değiştirir, bir şeyi anladığımız andan itibaren artık öncesindeki kişi değilizdir” gibi bişeydi.
Burada bir paradoksa değinmek gerek belki; bir şeylere uyanmak, bir şeyleri anlamak bizi değiştirirken, değişime uğramadan evvelki anlamlarımız, kendimizden koparamadığımız bir hatıra (hatırımızda, hatırı sayılır) mı olurlar? Öyleyse eğer burada bir değişimden söz edilebilir mi? Böyle değilse, yani bir şeyi anladıktan sonra değişince eski anlamımızın kökünü kazıyorsak eğer, bu durumda bir değişimden söz edilebilir miyiz peki? Söz konusu değişimin aktörü “anlam” olunca bu da mümkün olmuyor. Anlamak öncesiyle ve sonrasıyla, karmaşık bir takım mukayeselerle, etkileşimlerle gerçekleşebilir ancak. Hiçbir şey gökten zembille inerek anlam kazanmaz herhalde. Böyle bir şey varsa da peygamberlere özgü filandır. Burada rasyonel zekâmız bize hemen “eklemek” fikrini uyandırarak orta yolu bulabilir. Yani öncesi olduğu yerde durur, biz üzerine yenilerini ekleriz şeklinde. Ama bu da bir yerde anlamanın doğasına aykırı gibidir. Çünkü anlamak, bir şeylere uyanmak yıkıcıdır. Artık eskisi gibi değilizdir, eskiye karşı tepki geliştirmemiz de kaçınılmazdır. Bu anlamdan da, değişimden de bağımsızdır aslında bir yerde…
Bizler pratikte hep bir şeylerin öğrenerek yaşanabileceğini kanıksamış, yaşayarak öğrenebileceklerimizi ise genelde es geçmiştik. Hal böyleyken daha çok öğrenerek daha çok yaşadığımızı varsaymıştık. Bazen ufak senkronizasyon kaymalarından çokça anlamlar çıkarmış ve stabil hayatlarımızı sekteye uğratmaya başlamıştık. Arayışa geçmiş, arayışımızı (her zamanki gibi) başka insanlar ve başka hayatlarda bulmuş, bu sefer de onlara imrenmiştik. Onların hayatlarını öğrenme isteği duyup onlar gibi yaşamak istemiştik.
Süreçler ve benzerlikleri bir tarafa bırakırsak; şu bunaldığımız hayatlarımızdan kaçışı “alternatif hayat”larda bulmamız pek güzel bir şey. Fakat anlam veremediğim şey bu durum için esas alınan odakta. İnsanın doğasına uygun yaşamasının alternatif olarak addedilmesi pek hoşuma gitmiyor. Bu bir tanımlama sorunu da değil üstelik, düpedüz düşünceden kaynağını alıyor.
Son zamanlarda birkaç arkadaşım, benim birtakım şeylere uyandığımı düşünmüş olacak ki şu alternatif hayat güruhlarından denk geldiklerini paylaşıyorlar. Benimkisi muhtemelen bir önyargı ama bu topluluklara hiç katılasım gelmiyor. Yazdıkları manifesto vari şeyleri okuduğumda düşüncelerinin çoğuna hemfikir olmama rağmen üstelik. Peki bu neden böyle oluyor diye düşündüğümde işte yukarıda saçmaladığım anlamak paradoksuna takılıyorum sanırım.
Bir şeylere uyanmak benim için bir yalnızlık sonucunu doğurmuştur hep. Belki de bunun sebebi anlamak paradoksundaki değişimleri hep kendi içimde tutuşumdandır. Hatta bunun kendi kişisel tutumumdan değil de insanlar böyle olması gerektiğini düşündürdükleri için kabullenmiştim. Bu öyledir ki “hayat”ıma sirayet edemezdi. Çünkü hayat dediğimiz şeyin pek öyle eğilip bükülebilir bir tarafı olmuyordu, öylesine katıydı işte. Bir şeylere uyanmak insanı değiştirebilirdi ama hayatı öyle pek kolay değiştiremezmiş gibi gelmişti. Ya da ben çok pasifim bilemiyorum. Bizler bu zamana kadar da hayatlarımızın bu şekilde seyir göstermesi üzerine çaba göstermiş değildik belki de. Sadece fırsatları değerlendirdik ve her şey bu şekilde gelişti belki. Belki de birçoğumuzun sorunu budur; kendi isteklerimiz doğrultusunda şekillendiremediğimiz hayatlarımızın sorumluluğunu, geçmişte ne istediğimizi bilememizin cehaletine yüklüyoruzdur.
Alternatif hayatın “alternatif” oluşu ne kadar genele göre marjinal bir hayat oluşuyla, ne kadar insanın kendi süregelen hayatına karşı geliştirdiği tavırla ilgili bunun farkına varmak lazım belki de. Fakat ben bu farkındalığın da pek bir şey ifade edeceğini düşünmeyenlerdenim. Çünkü her iki türlüsü de sonuçta bir tepki ve bir şeylere karşı tepki geliştirerek tam manasıyla hayatımıza vakıf olamayabiliriz.
(bkz: çok dallandırıp budaklandırarak bir şeyleri anlatmaya çalışıp sonuç olarak hiçbir şey anlatamamak)
8 Mayıs 2014 Perşembe
evim evim güzel evim - bahadır baruter
Ne kadar alakalı olur bilmiyorum ama bana Alber Camus'nun şu sözlerini anımsattı;
17. yüzyıl matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığını söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ayrıca korku tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılamaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların (...) çok büyük bölümünün bir geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bugün işletmelere, fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüzyüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşturan başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışında) artık kimse konuşmuyor, çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyleri yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu(...) İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.
31 Mart 2014 Pazartesi
ah şu tesadüf olmasaydı sadece ufak bir kaza olarak kalacaktı
bisiklet turundan beraber eve dönerken, yolda birden bire duran arkadaşım seslenerek yardım istedi. hemen durup geri döndüm. bisikletinin vites sistemine bir poşet takılmıştı. poşete biraz asıldım ama çıkmadı. vites sistemine zarar vermemek için arttırıcıdan tutup da asılmak gerekti. yanımızdan geçen bir kadın da "kopartın kopartın" diye seslendi. öylesine laf olsun diye söylenip gidecek sandım ve kendisine "tabi tabi" mahiyetinde kafa sallayıp işe koyuldum. arttırıcıdan tutup ağır ağır asılarak poşeti yırttığım esnada kadın yanımda belirdi. hemen el attı ve poşeti dişlilerin arasından çıkarmaya çalıştı. ablacım niye elini zincir yağına bulaştırdın ki ben hallederdim dedim. olsun eve gidiyorum zaten dedi. istemsiz bir şekilde çoktan kenara kaymıştım bile. kadın öyle canla başla poşeti çıkarmaya çalışıyordu ki arkadaşımla şaşkın bir şekilde duruma ancak seyirci kalabildik. tamam abla biz hallederiz filan diyerek duyduğum mahcubiyeti ifade etmek istedim, belki bırakır diye umut ettim ama kadının beni hiç salladığı yoktu. dişlinin bir tarafındaki poşeti çıkarmıştı bile ve diğer tarafa geçti. diğer tarafta da vızır vızır araçlar geçiyordu. abla araçlar geçiyor bak bırak sen biz hallederiz dedim. olsun az bişey kaldı şimdi çıkarırım dedi. artık mahcubiyetten geçip hafiften kadına kızmaya başlamıştım. diğer tarafta kalan poşet parçası da bir türlü çıkmak bilmedi. buna sivri bişey lazım dedi ve çantasını kurcalamaya başladı. ben de baktım ki kadın yılmayacak, çantasını kurcalarken fırsattan istifade bisikleti hemen kaldırıma çıkardım. çünkü yoldan vızır vızır araçlar geçiyordu ve kadın şuursuzca hareket ediyordu. çantasından bir törpü buldu ve elini uzattığı sırada artık dayanamayıp müdahale ettim. abla artık yeter törpünü de zincir yağına bulamana izin veremem dedim. yok yıkarım ben onu filan dese de bisikleti kendime doğru çekerek engel oldum. küçük bir parça kaldı zaten, onun bir zararı olmaz, evde arkadaş kendisi çıkarır kalanını dedim. kadın gidersiniz değil mi bak filan dedi. gideriz gideriz dedim. bu kısa konuşma sonrası kadının hareketlerine tezat bir şekilde gayet de aklı selim birisi olduğunu düşündüm. birkaç defa teşekkür ettim, çok sağolasın filan dedim. kadın da ne olacak ki ya filan diyerek tevazu gösterdi. 4-5 yaşlarında olan kızı yanımda duruyordu. ellerim yağlı olduğu için serçe parmağım ile yüzük parmağımın arasıyla yanağından bir makas aldım. fakat kız hiç tepki göstermedi. kızınız mı diye sordum. başını salladı kadın. bir sessizlik oldu. daha sonra birden bire sebepsizce içime ağır bir sıkıntı çöktü. kadının kıza bakışı, kızın o sadece emziğinin hareket ettiği tepkisiz duruşu çok tuhaftı. bu yaşta bir çocuk niye emzik kullanırdı ki. diğer yandan annesinin kızın elini bıraktığı ilk anı düşündüm. çocuk hiç kıpırdamadan onca süre sabit bir yere bakıp öylece durmuştu. en yaramaz olması gereken döneminde üstelik. daha sonra kadın kızına doğru yönelip elini tutarak gayet mekanik bir şekilde götürdü. en son; "benim yerime de gezin olur mu" dedi ve gitti...
o içime çöken sıkıntı iki gündür geçmek bilmiyor. bu kısacık anda edindiğim izlenim sonucu, o kadının nasıl bir hayat sürüyor olduğu sorusu için kafamda tezahür eden şeyler canımı yakıyor. bir yandan "belki öyle değildir" diye kendimi avutmaya çalışırken bir yandan da "ya öyleyse" diye sorular sorarken buluyorum kendimi.
27 Mart 2014 Perşembe
bekle-me
yaşamını birşey beklemeden yaşayacaksın.
ne çok şey beklediğini biliyorsun;
gene, bekleyeceksin onları (elinde değil bu);
ama beklentilerinin ne ifade ettiklerini,
ne anlama geldiklerini - beklediğin, beklediklerinin de,
birgün tutup gelirlerse, onların da
ne ifade edeceklerini, ne anlama geleceklerini -
bilerek yaşayacaksın.
ne beklediğini bilerek - ama, beklemeden -
yaşayacaksın : en çok beklediğinin de, gelse bile birgün,
hiçbirzaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini
bilerek...
yaşamın bir bekleme olacak - ama,
beklemeden yaşayacaksın.
(de ki işte - oruç aruoba)
23 Mart 2014 Pazar
cafe de flore
Aslında kadın erkek ilişkileri konusunda ahkâm kesmemeyi kendime nasihat etmiştim ama bir şekilde okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ile bu konunun içerisine sürükleniyorum işte. Elbette algıda seçicilik burada belirleyici bir etken; yalnız oluşum ve bunu kanıksayıp yaşam biçimi olarak benimseyişim, diğer yandan ontolojik soru(n)larıma cevaben aradığım karşılıklar, başka hayatları gözlemleyişim, bundan da öte belki de imrenişim bir şekilde beni buna çekiyor şüphesiz. Tabi burada işin içerisinde olan, yaşayıp tecrübe etmiş birisi olarak değil de sadece dışarıdan gözlemlemiş birisi olarak değerlendirmem umarım kabul görür. Yoksa inanın ben de hiç haddime olduğunu düşünmüyorum yani.
Cafe de flore, favori filmlerimden olan c.r.a.z.y.'nin yapımcısı Jean-Marc Vallée filmi. C.r.a.z.y.’nin bana düşündürdüklerini bir gün ifade etmeye çalışabilirim belki ama bu bir hayli zorlar, o yüzden ertelemeye devam bakalım şimdilik. Cafe de flore ise giriş kısmında saçmaladıklarımdan da anlaşılacağı üzere kadın erkek ilişkisi üzerine kurulu bir film. Fakat bunu ruh eşi kavramından ve bu kavramın da kökenini oluşturduğunu düşündüğüm annelik içgüdüsünden hareketle değişik bir boyutta ele almış. Bir hayli etkilendiğimi söylebilirim.
Müzik yine c.r.a.z.y.’de olduğu gibi filmin merkezinde yer almış. C.r.a.z.y. için bunu düşünmemiştim ama özellikle bu filmde yönetmenin; müziğin anı yaşamak, diğer bir ifade ile carpe diem kavramı ile yakından ilişkili olduğunu vurgulamaya çalıştığını söyleyebilirim. Müzik dinlemek tam da şimdiki zamanın içinde olmak demektir. Ne geçmişte, ne de gelecekte, tam o anda olmak. Parçanın içerisinde ezgilerin değişimi, o parçanın süreci içerisinde müdahale edilemez bir değişimdir. Mesela o pek sevdiğimiz parçanın giriş kısmı parçayı çalmaya başladığımızda başlar ve biteceği yerde biter; solo kısmı mesela 3. dakikadaysa o dakika çalacaktır ve bitmesi gerektiği zaman bitecektir. Bizler sadece dinleyici olarak o anın içerisinde oluruz. Sartre'ın Bulantı kitabında da buna benzer bir benzetme vardı yanılmıyorsam.
Peki hayatta ne kadar böyle yaşarız? “Şimdi”mizi, “şu an”ımızı bir müzik parçası gibi yaşayabilir miyiz? Pek yaşayanımız yoktur herhalde. Çünkü bizlere seçim şansı verilmiştir. Şu anımızı yaşamanın bizim seçimlerimizle ilişkili olduğu kanıksamışızdır bir kere. Bir müzik parçasındaki solonun 3. dakikada girmesi gibi bizim dışımızda bir kesinlikle değil de bizim seçimlerimiz doğrultusunda istersek 1. dakikada başlatabileceğimiz, istersek 5. dakikada başlatabileceğimiz sanrısı gibi. Diğer yandan seçimlerimiz geçmişten elde edilen tecrübenin geleceğe yansıtılma sanatı gibi düşünülebilir. Arada “şimdi”, “şu an” atlanarak tabi.
Burada çocukluk ve yetişkinlik kavramlarına değinilebilir. Çocuklar şüphesiz ki sürekli olarak şimdiki zamandan bahseden, “şu an”ın içinde bulunan varlıklardır ve bu konuda yetişkinlerle sürekli bir çatışma halindedirler. Yetişkinler, özellikle de anneler, çocuğu sürekli başına buyruk olmaktan alıkoyar, sürekli onun geleceğini güvence altına almak zorunda hisseder kendini. Adeta hayattaki misyonu buymuş gibidir.
Jacqueline, down sendromlu bir çocuğun annesi olarak annelik içgüdüsünün güçlü bir temsilcisidir filmde. Çocuğunun doğumundan sonra down sendromu açığa çıkınca kocası onu terk eder. Çünkü erkeklerde çocuklarına -veya herhangi bir şeye- karşı böylesi güçlü bir aidiyet yoktur, onlar kaçıp kendi hayatını yaşamayı seçerler, başka birisinin hayatı için kendi hayatlarından herhangi bir feragatta bulunmazlar. Ama kadının güçlü annelik aidiyeti bunu kabul etmez ve tüm hayatını kilisede ettiği yemin ile çocuğuna bağışlar.
Carole ise diğer annelik içgüdüsünün temsilcisidir. Hatta o kadar ki filmin sonunda Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğu filan ortaya çıkacaktır. Corole ile Antonie çocukluklarından beri birlikte olup, iki de çocuk yaparak hayatlarını birleştirmişlerdir. Beraber büyümüşler ve hep birbirlerinin ruh eşi olduğuna inanmışlardır. Fakat adam bu inancı bir yerde kaybederek ruh eşi kavramını sorgular. Ve sonuçta Carole'u sarışın güzel Rose’u tercih ederek terk eder.
Carole ile Jacqueline sürekli kitap okurlar mesela. Sürekli her şeyi bilmek, geleceği sağlama almak üzere farkındalık sağlamak peşindedirler. İkisi de şimdiki zamanından vazgeçmiş ve hayatlarını birisine adamış annelerdir. Antonie ve down sendromlu çocuğumuz ise geçmişten ve gelecekten nispeten kendini soyutlamış, ortak noktası müzik dinlemek olan ve şimdiyi, şu anı yaşayan erkeklerdir.
Kadınların uzun süren evliliklerde, belki de erkekleri ellerinde tutmak için annelik içgüdülerini devreye soktukları bilinir. Her işin kontrolünü ele alan, erkeğe güvenli bir gelecek sunan, onun yerine seçimler yapan bir anne rolünden bahsediyorum. Bunu etrafımızda da gözlemleyebiliriz. Erkekler şüphesiz kadınlara kıyasla, özellikle gündelik yaşam pratikleri açısından değerlendirildiğinde bir hayli gerizekalı kalırlar. Birçok erkeğin kendisini eşine teslim edip ömrünü tamamladığı bilinir. Hatta karısı öldükten kısa bir süre sonra sebepsizce ölen yaşlı amca örnekleri filan vardır. Bu tıpkı küçük bir bebekken anneye olan muhtaçlığın yansıması gibi düşünülebilir.
Antonie ise bu kadere meydan okur ve 20 yıllık eşini terk ederek Rose ile yaşam kurar. O bir müzisyendir, müziği hisseden ve hayatını tıpkı müzik gibi yaşamak isteyen bir adamdır. O anı yaşamayı becerebilen ender insanlardandır. Bu açıdan o bir çocuk gibidir. Tıpkı çocuklar gibi sürekli şimdiden bahsedip durur. Tıpkı bir çocuk gibi başaramadığı ufak şeylere sinirlenir.
Ayrıldıktan sonra Carole Antonie’yi kendisini terk eden yaramaz çocuk olarak konumlandırmıştır. Bir gün bu yaramazlıktan vazgeçip kendisine döneceğine inanır. Fakat bu gerçekleşmeyince boşluğa düşer. Hayatına sürekli yeni anlamlar katmaya çalışsa da bunu başaramaz. Bir şeyler okur, rüyalarını yorumlar, incik boncuk işlerine sarar filan. En sonunda bir medyuma giderek Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğuna inanır. Paralel hayatındaki Jacqueline, kendini sarışın bir kız için terk eden oğlunu affetmez ve acı bir şekilde hepsini öldürür. Buna rüyalarında tanıklık etmiş olan Carole ise durumdan kendine vazife çıkararak, tabi annelik içgüdüsünden de vazgeçmeyip Antonie’nin yaramazlığını kabul eder. Antonie onun çocuğu gibidir, Rose ise olsa olsa gelini. O yine hayatını Antonie ve iki çocuğuna adamıştır ve kendi hayatından feragat etmiştir.
Aslında o kadar çok imge var ki filmde hiçbirine değinemedim. Mesela sualtı sahneleri iyiydi. İnsan sualtına daldığında, o anın içinde bulunduğunu çok güçlü hisseder. İki sevgilinin sualtına girip birbirlerine sarılmaları da, o anlarına sarılıp korumak olarak belki ifade edilebilir. Ya da ben salladım oldu işte :) Belki yetişkin bir erkek ile down sendromlu bir çocuk arasında paralellik kurarak da geniş anlamda bir mesaj vermek istemiştir. Neyse fazla da sallamadan kesmekte fayda var kimse okumaz bu kadar uzun yazıyı zaten.
Cafe de flore, favori filmlerimden olan c.r.a.z.y.'nin yapımcısı Jean-Marc Vallée filmi. C.r.a.z.y.’nin bana düşündürdüklerini bir gün ifade etmeye çalışabilirim belki ama bu bir hayli zorlar, o yüzden ertelemeye devam bakalım şimdilik. Cafe de flore ise giriş kısmında saçmaladıklarımdan da anlaşılacağı üzere kadın erkek ilişkisi üzerine kurulu bir film. Fakat bunu ruh eşi kavramından ve bu kavramın da kökenini oluşturduğunu düşündüğüm annelik içgüdüsünden hareketle değişik bir boyutta ele almış. Bir hayli etkilendiğimi söylebilirim.
Müzik yine c.r.a.z.y.’de olduğu gibi filmin merkezinde yer almış. C.r.a.z.y. için bunu düşünmemiştim ama özellikle bu filmde yönetmenin; müziğin anı yaşamak, diğer bir ifade ile carpe diem kavramı ile yakından ilişkili olduğunu vurgulamaya çalıştığını söyleyebilirim. Müzik dinlemek tam da şimdiki zamanın içinde olmak demektir. Ne geçmişte, ne de gelecekte, tam o anda olmak. Parçanın içerisinde ezgilerin değişimi, o parçanın süreci içerisinde müdahale edilemez bir değişimdir. Mesela o pek sevdiğimiz parçanın giriş kısmı parçayı çalmaya başladığımızda başlar ve biteceği yerde biter; solo kısmı mesela 3. dakikadaysa o dakika çalacaktır ve bitmesi gerektiği zaman bitecektir. Bizler sadece dinleyici olarak o anın içerisinde oluruz. Sartre'ın Bulantı kitabında da buna benzer bir benzetme vardı yanılmıyorsam.
Peki hayatta ne kadar böyle yaşarız? “Şimdi”mizi, “şu an”ımızı bir müzik parçası gibi yaşayabilir miyiz? Pek yaşayanımız yoktur herhalde. Çünkü bizlere seçim şansı verilmiştir. Şu anımızı yaşamanın bizim seçimlerimizle ilişkili olduğu kanıksamışızdır bir kere. Bir müzik parçasındaki solonun 3. dakikada girmesi gibi bizim dışımızda bir kesinlikle değil de bizim seçimlerimiz doğrultusunda istersek 1. dakikada başlatabileceğimiz, istersek 5. dakikada başlatabileceğimiz sanrısı gibi. Diğer yandan seçimlerimiz geçmişten elde edilen tecrübenin geleceğe yansıtılma sanatı gibi düşünülebilir. Arada “şimdi”, “şu an” atlanarak tabi.
Burada çocukluk ve yetişkinlik kavramlarına değinilebilir. Çocuklar şüphesiz ki sürekli olarak şimdiki zamandan bahseden, “şu an”ın içinde bulunan varlıklardır ve bu konuda yetişkinlerle sürekli bir çatışma halindedirler. Yetişkinler, özellikle de anneler, çocuğu sürekli başına buyruk olmaktan alıkoyar, sürekli onun geleceğini güvence altına almak zorunda hisseder kendini. Adeta hayattaki misyonu buymuş gibidir.
Jacqueline, down sendromlu bir çocuğun annesi olarak annelik içgüdüsünün güçlü bir temsilcisidir filmde. Çocuğunun doğumundan sonra down sendromu açığa çıkınca kocası onu terk eder. Çünkü erkeklerde çocuklarına -veya herhangi bir şeye- karşı böylesi güçlü bir aidiyet yoktur, onlar kaçıp kendi hayatını yaşamayı seçerler, başka birisinin hayatı için kendi hayatlarından herhangi bir feragatta bulunmazlar. Ama kadının güçlü annelik aidiyeti bunu kabul etmez ve tüm hayatını kilisede ettiği yemin ile çocuğuna bağışlar.
Carole ise diğer annelik içgüdüsünün temsilcisidir. Hatta o kadar ki filmin sonunda Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğu filan ortaya çıkacaktır. Corole ile Antonie çocukluklarından beri birlikte olup, iki de çocuk yaparak hayatlarını birleştirmişlerdir. Beraber büyümüşler ve hep birbirlerinin ruh eşi olduğuna inanmışlardır. Fakat adam bu inancı bir yerde kaybederek ruh eşi kavramını sorgular. Ve sonuçta Carole'u sarışın güzel Rose’u tercih ederek terk eder.
Carole ile Jacqueline sürekli kitap okurlar mesela. Sürekli her şeyi bilmek, geleceği sağlama almak üzere farkındalık sağlamak peşindedirler. İkisi de şimdiki zamanından vazgeçmiş ve hayatlarını birisine adamış annelerdir. Antonie ve down sendromlu çocuğumuz ise geçmişten ve gelecekten nispeten kendini soyutlamış, ortak noktası müzik dinlemek olan ve şimdiyi, şu anı yaşayan erkeklerdir.
Kadınların uzun süren evliliklerde, belki de erkekleri ellerinde tutmak için annelik içgüdülerini devreye soktukları bilinir. Her işin kontrolünü ele alan, erkeğe güvenli bir gelecek sunan, onun yerine seçimler yapan bir anne rolünden bahsediyorum. Bunu etrafımızda da gözlemleyebiliriz. Erkekler şüphesiz kadınlara kıyasla, özellikle gündelik yaşam pratikleri açısından değerlendirildiğinde bir hayli gerizekalı kalırlar. Birçok erkeğin kendisini eşine teslim edip ömrünü tamamladığı bilinir. Hatta karısı öldükten kısa bir süre sonra sebepsizce ölen yaşlı amca örnekleri filan vardır. Bu tıpkı küçük bir bebekken anneye olan muhtaçlığın yansıması gibi düşünülebilir.
Antonie ise bu kadere meydan okur ve 20 yıllık eşini terk ederek Rose ile yaşam kurar. O bir müzisyendir, müziği hisseden ve hayatını tıpkı müzik gibi yaşamak isteyen bir adamdır. O anı yaşamayı becerebilen ender insanlardandır. Bu açıdan o bir çocuk gibidir. Tıpkı çocuklar gibi sürekli şimdiden bahsedip durur. Tıpkı bir çocuk gibi başaramadığı ufak şeylere sinirlenir.
Ayrıldıktan sonra Carole Antonie’yi kendisini terk eden yaramaz çocuk olarak konumlandırmıştır. Bir gün bu yaramazlıktan vazgeçip kendisine döneceğine inanır. Fakat bu gerçekleşmeyince boşluğa düşer. Hayatına sürekli yeni anlamlar katmaya çalışsa da bunu başaramaz. Bir şeyler okur, rüyalarını yorumlar, incik boncuk işlerine sarar filan. En sonunda bir medyuma giderek Jacqueline’in reenkarnasyonu olduğuna inanır. Paralel hayatındaki Jacqueline, kendini sarışın bir kız için terk eden oğlunu affetmez ve acı bir şekilde hepsini öldürür. Buna rüyalarında tanıklık etmiş olan Carole ise durumdan kendine vazife çıkararak, tabi annelik içgüdüsünden de vazgeçmeyip Antonie’nin yaramazlığını kabul eder. Antonie onun çocuğu gibidir, Rose ise olsa olsa gelini. O yine hayatını Antonie ve iki çocuğuna adamıştır ve kendi hayatından feragat etmiştir.
Aslında o kadar çok imge var ki filmde hiçbirine değinemedim. Mesela sualtı sahneleri iyiydi. İnsan sualtına daldığında, o anın içinde bulunduğunu çok güçlü hisseder. İki sevgilinin sualtına girip birbirlerine sarılmaları da, o anlarına sarılıp korumak olarak belki ifade edilebilir. Ya da ben salladım oldu işte :) Belki yetişkin bir erkek ile down sendromlu bir çocuk arasında paralellik kurarak da geniş anlamda bir mesaj vermek istemiştir. Neyse fazla da sallamadan kesmekte fayda var kimse okumaz bu kadar uzun yazıyı zaten.
alaka kurulan:
c.r.a.z.y.,
cafe de flore,
crazy,
jean marc vallee,
jean-marc vallée,
ruh eşim,
sinema
2 Şubat 2014 Pazar
philip seymour hoffman
doubt, love liza ve daha aklıma şu an gelmeyen bir çok filmde can sıkıntısı çeken karakterleri çok iyi canlandırması bir yana, en az senede 1 kez izlediğim ve her izleyişimde beni benden alan synedoche new york filminin caden'ını sanırım ondan daha iyi kimse canlandıramazdı. çok gençti. belki de daha nice sıkıntılı karakterler canlandıracaktı. ama gitti işte. toprağı bol olsun.
11 Ocak 2014 Cumartesi
poetry (shi)
Güleç yüzlü, rengârenk giyinen yaşlı bir kadın, zamana meydan okurcasına, kendinden ve çevresinden yitip gidenleri değil de yeşeren güzellikleri tasvire girişir ve şiir yazmaya karar verir. Sürekli kelimeleri unutan bir alzheimer hastasının şiir yazma serüveni bu ironiyi perçinler şüphesiz. Fakat bu meydan okuma serüveni, intihar eden küçük bir kızın hayatıyla kesişince yön değiştirir. O sürekli çevresindeki güzellikleri tasvir etmeye çalışırken ortada büyük bir acı gerçek vardır çünkü. Kendini keşif süreci başka bir kapıya, bu gerçekliğe dayanır artık. Herkes bu gerçekliği unutturmaya çalışsa da o alzheimerlı haliyle bu unutuluşa meydan okur bu sefer. Sürekli denemesine rağmen hiçbir zaman bir şiir yazamayacağını düşünür. Çünkü gönlündeki güzelliklere gölge düşürmüştür artık. Gönlünden kelimeler dökülemez bir türlü. Kendini en güzel hissettiği zamanı anlatırken ağlar mesela. Çünkü bu küçük kız tam da o yaşlarda canına kıymıştır.
Şiir yazmak öyle parasını verip kursta öğrenebilecek bir yeti değildir sözüm ona. Tıpkı canına kıymış bir kızın kefaretinin parayla ödenemeyeceği gibi. Sonuçta kursta tek bir kişi bile şiir yazamaz. Diğer yandan yaşlı kadın torununu ihbar ederek kendi payına düşen kefareti öder. Kursta tek şiir yazan da kendisi olmuştur. Gönlünden kelimeler ancak bu küçük kızın şarkısı olarak çıkabilmiştir.
alaka kurulan:
chang-dong lee,
kore sineması,
poetry,
shi,
sinema
7 Aralık 2013 Cumartesi
pieta
Pieta aylardır bilgisayarımda duran fakat bir türlü izlemeye kıyamadığım bir filmdi. Ben ki ara ara sırf doyurucu bir film izlemek istediğimde, herhangi bir kim ki duk filmi açıp tekrar tekrar izlerim. Pieta izlemediğim tek kim ki duk filmi olarak bir süre dursun istedim. Ayrıca izlemek için ona güzel bir zamanımı ayırmayı tasarlamıştım. Ne bileyim akşam işten çıkıp eve geldiğimde izlersem yazık olurdu. Neyse ki bugün güzel bir uyku sonrası öğlenin bir vaktinde uyanıp kuruldum karşısına.
Aslında beklediğimden çok farklı bir film çıktığını söyleyebilirim. Şu an duygusal manada darmadağın bir haldeyim, kafamda ucu birbirinden bağımsız birçok imge var. Kim ki duk sağ olsun fena halde üzdü beni. Şu durumda sıcağı sıcağına hakkında bir şeyler yazmanın da pek sağlıklı olmadığını biliyorum. Ama daha sonra hakkında bir şey yazmaya üşeneceğimi de biliyorum.
Kim ki duk da rahatsız edici yönetmenler kervanına mı katıldı sorusunu sordurtan cinstendi. Önceki filmlerini şöyle bir düşündüğümde, genel itibariyle her biri gayet naif, gayet dingin bir anlatım ve kurguya sahip, fakat verdiği mesajlar açısında da etkileyici filmlerdi. Fakat bu filmin anlatımı da kurgusu da çok rahatsız edici cinsten. Diş gıcırdatan ağır sahneleri var ve hikâye sona doğru iyice tırmandırıp en sonunda tepeden aşağı atıyor izleyiciyi.
Tesadüf ya en son izlediğim kore filmi olan breathless ile pieta şiddet ve aile dramı konusu açısından birbirlerinin devamı gibi oldu. İkisinde de aile dramı neticesinde psikopat olmuş bir adam başrolde. Hatta o kadar ki iki filmde de bu psikopatlar tefeciden alınan borçları tahsil etmek işi ile meşguller. Breathless’de döverek tahsilat söz konusuydu ama bunda daha da ağır bir şekilde insanları sakat bırakıp alacakları sigortadan tahsil etme acımasızlığı var. Kore’de böyle bir sıkıntı var demek ki, bizde de bir dönem olduğu gibi... Belki hala da vardır tabi.
Ama bu film kim ki duk filmi olduğundan kıyas kabul etmez benim nazarımda. Her ne kadar üslubu değiştirmiş olsa da baki kalan şeyler var çünkü. Mesela olay örgüsü, kullanılan imgeler gibi.
Bazen düşünürüm; mesela büyükşehirlerde kurulu organize sanayi bölgelerinde irili ufaklı binlerce atölye vardır ve buralarda insanlar para kazanarak hayat kurarlar. Sabahtan akşama kadar aynı tezgâhta ömür çürüterek karşılığında huzurlu bir yuva inşa etmeye çalışırlar. Bu yuvada bir çocuk büyür, daha sonra da o ileride aynı şekilde yuva kurar. Filmde de görüldüğü üzere, mesela ömrünü bir tezgâhta tüketip de yuva kuramayanlar da vardır ki o da intihar etti zaten.
Tüm bu hayat tezgâhının enerjisi paradır neticede. Ama bir de borçlanma imkânı sunulur ya hani. Bir nevi bugün için gelecekten gün çalmak misali. Bazı hayatların geleceği yoktur aslında, aynı tezgâhta hayat tüketmek üzere programlanmasına rağmen olmayan gelecekten gün çalmaya kalkışabilirler. Tabi sistem bunları fena halde cezalandırmaktan geri kalmayacaktır. Ne yuvalar bozulur, ne hayatlar harcanır bu yüzden. Tam da burada insanlık sorgulanabilir işte. Para metasının harcanabilir bir değerden öte insanların hayatlarını harcayan korkunç tarafı düşünülürse.
İnsanlık demişken; hepimizin sağlıklı bir çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği için, kolektif bilinçdışı terazisiyle vicdan oluşumu için, para gibi somut bir şeyin, öznel tüm değerlerin tosladığı nesnel bir duvar görevi görmesine ne demeli? Bir çocuk annesiz büyürse mesela bu öznel durumu toplum nasıl göğüsler ve onu nasıl kendisine kazandırabilir? Herkesin para peşinde koştuğu hayat koşturmacası elbette onu yalnız bırakacaktır. Herkes tezgahında kendi yuvasını ayakta tutmaya yetebilecektir. Peki öyleyse ona bu para düzeninde nasıl bir rol biçilebilir? Tabii ki de psikopatlık. İnsanları sakat bırakarak para tahsil eden, fakirden alıp zengine vermek misyonu yüklenilmiş ekonomik birim olur. Hepimiz bir ekonomik birimiz bu sistemde değil mi? Parayla ölçmediğimiz ne kaldı ki insanlığımız kalsın.
Ama tüm bu acımasızlıkları, toplumun göğüsleyemediği her ne varsa göğüsleyecek annelik olgusu da vardır. Bir anne bu para düzenine kurban verdiği oğlunun intikamını nasıl alabilir? Para karşılığı bir silah alıp oğlunun katilini öldürerek mi? Ama böyle olmaz. Öylesine bir intikam alır ki hani bu kendi bireysel intikamından çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü onun için ölüm sadece yakınlarına hissettirdiğiyle acımasızlıktır, yoksa kendisinin de dediği gibi; ölmek nedir ki? Ölümden beteri de vardır ve aslında şu hayat tezgâhlarında tükenenler ölümden beter bir yaşamı sürdürmektedir.
Annesiz bir vicdansıza önce anne olur sonra da ona vicdan kazandırır. Ama en sonunda öylesi bir intikam alır ki; annesini (yani kendini) öldürerek onu vicdanıyla baş başa bırakır, ölümden beter olan o duruma sokar. Sonunda o da bu duruma dayanamayıp oğlu gibi yine bir kanca vasıtasıyla intihar eder.
Çok acayip bir filmdi yani bu kadar şey yazıp da hala giriş dahi yapamadığımı hissediyorum. Ama burada bırakacağım yoruldum.
Aslında beklediğimden çok farklı bir film çıktığını söyleyebilirim. Şu an duygusal manada darmadağın bir haldeyim, kafamda ucu birbirinden bağımsız birçok imge var. Kim ki duk sağ olsun fena halde üzdü beni. Şu durumda sıcağı sıcağına hakkında bir şeyler yazmanın da pek sağlıklı olmadığını biliyorum. Ama daha sonra hakkında bir şey yazmaya üşeneceğimi de biliyorum.
Kim ki duk da rahatsız edici yönetmenler kervanına mı katıldı sorusunu sordurtan cinstendi. Önceki filmlerini şöyle bir düşündüğümde, genel itibariyle her biri gayet naif, gayet dingin bir anlatım ve kurguya sahip, fakat verdiği mesajlar açısında da etkileyici filmlerdi. Fakat bu filmin anlatımı da kurgusu da çok rahatsız edici cinsten. Diş gıcırdatan ağır sahneleri var ve hikâye sona doğru iyice tırmandırıp en sonunda tepeden aşağı atıyor izleyiciyi.
Tesadüf ya en son izlediğim kore filmi olan breathless ile pieta şiddet ve aile dramı konusu açısından birbirlerinin devamı gibi oldu. İkisinde de aile dramı neticesinde psikopat olmuş bir adam başrolde. Hatta o kadar ki iki filmde de bu psikopatlar tefeciden alınan borçları tahsil etmek işi ile meşguller. Breathless’de döverek tahsilat söz konusuydu ama bunda daha da ağır bir şekilde insanları sakat bırakıp alacakları sigortadan tahsil etme acımasızlığı var. Kore’de böyle bir sıkıntı var demek ki, bizde de bir dönem olduğu gibi... Belki hala da vardır tabi.
Ama bu film kim ki duk filmi olduğundan kıyas kabul etmez benim nazarımda. Her ne kadar üslubu değiştirmiş olsa da baki kalan şeyler var çünkü. Mesela olay örgüsü, kullanılan imgeler gibi.
Bazen düşünürüm; mesela büyükşehirlerde kurulu organize sanayi bölgelerinde irili ufaklı binlerce atölye vardır ve buralarda insanlar para kazanarak hayat kurarlar. Sabahtan akşama kadar aynı tezgâhta ömür çürüterek karşılığında huzurlu bir yuva inşa etmeye çalışırlar. Bu yuvada bir çocuk büyür, daha sonra da o ileride aynı şekilde yuva kurar. Filmde de görüldüğü üzere, mesela ömrünü bir tezgâhta tüketip de yuva kuramayanlar da vardır ki o da intihar etti zaten.
Tüm bu hayat tezgâhının enerjisi paradır neticede. Ama bir de borçlanma imkânı sunulur ya hani. Bir nevi bugün için gelecekten gün çalmak misali. Bazı hayatların geleceği yoktur aslında, aynı tezgâhta hayat tüketmek üzere programlanmasına rağmen olmayan gelecekten gün çalmaya kalkışabilirler. Tabi sistem bunları fena halde cezalandırmaktan geri kalmayacaktır. Ne yuvalar bozulur, ne hayatlar harcanır bu yüzden. Tam da burada insanlık sorgulanabilir işte. Para metasının harcanabilir bir değerden öte insanların hayatlarını harcayan korkunç tarafı düşünülürse.
İnsanlık demişken; hepimizin sağlıklı bir çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği için, kolektif bilinçdışı terazisiyle vicdan oluşumu için, para gibi somut bir şeyin, öznel tüm değerlerin tosladığı nesnel bir duvar görevi görmesine ne demeli? Bir çocuk annesiz büyürse mesela bu öznel durumu toplum nasıl göğüsler ve onu nasıl kendisine kazandırabilir? Herkesin para peşinde koştuğu hayat koşturmacası elbette onu yalnız bırakacaktır. Herkes tezgahında kendi yuvasını ayakta tutmaya yetebilecektir. Peki öyleyse ona bu para düzeninde nasıl bir rol biçilebilir? Tabii ki de psikopatlık. İnsanları sakat bırakarak para tahsil eden, fakirden alıp zengine vermek misyonu yüklenilmiş ekonomik birim olur. Hepimiz bir ekonomik birimiz bu sistemde değil mi? Parayla ölçmediğimiz ne kaldı ki insanlığımız kalsın.
Ama tüm bu acımasızlıkları, toplumun göğüsleyemediği her ne varsa göğüsleyecek annelik olgusu da vardır. Bir anne bu para düzenine kurban verdiği oğlunun intikamını nasıl alabilir? Para karşılığı bir silah alıp oğlunun katilini öldürerek mi? Ama böyle olmaz. Öylesine bir intikam alır ki hani bu kendi bireysel intikamından çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü onun için ölüm sadece yakınlarına hissettirdiğiyle acımasızlıktır, yoksa kendisinin de dediği gibi; ölmek nedir ki? Ölümden beteri de vardır ve aslında şu hayat tezgâhlarında tükenenler ölümden beter bir yaşamı sürdürmektedir.
Annesiz bir vicdansıza önce anne olur sonra da ona vicdan kazandırır. Ama en sonunda öylesi bir intikam alır ki; annesini (yani kendini) öldürerek onu vicdanıyla baş başa bırakır, ölümden beter olan o duruma sokar. Sonunda o da bu duruma dayanamayıp oğlu gibi yine bir kanca vasıtasıyla intihar eder.
Çok acayip bir filmdi yani bu kadar şey yazıp da hala giriş dahi yapamadığımı hissediyorum. Ama burada bırakacağım yoruldum.
alaka kurulan:
kim ki duk,
kore sineması,
pieta,
sinema
1 Aralık 2013 Pazar
the broken circle breakdown
Zıt karakterde insanların birbirlerine aşık olması meselesi eskiden beri kafamı kurcalamıştır. Sonraları Nietzsche’nin bu konu hakkında denk geldiğim bir yazısı ile bende hafiften anlam kazanmıştı aslında. Fakat belki de bu konuda denk gelmiş olduğum tek düşünce olduğu için kendimi inandırmış da olabilirim. Alıntılamam için kitaptan bulmam gerek ki bu zor bir iş. Genel olarak düşünce; aşkın iki insan arasındaki uzaklıkları sevinç yoluyla aşmak üzere açığa çıkan bir his olduğuydu. Takdir edersiniz ki bu uzaklık arttıkça aşılacak mesafe de artacağı, belki böylece daha uzun bu hissin duyulabileceği sonucu dahi çıkartılabilir. İki insanın birbirini tamamlaması olarak da tanımlanır keza. Farklılıkların olduğu yerde de tamamlanacak çok şey var demektir. Ama genel kanıya göre birbirine yakın insanların âşık olabileceği, ortak noktası olan insanların paylaşacak çok şeyi olacağı şeklinde bir değerlendirme söz konusudur. Fakat çevremizdeki bunun aksine örneklere sıkça rastlarız. Diğer yandan yük olarak da addedebileceğimiz "kendi"ni, daha açık ifadeyle egoyu karşı cinse karşı geliştirilen bu tuhaf his ile birlikte bir köşeye bırakma durumu söz konusu. Tabi bu kişi ne kadar bizden başka bir pencereden bakıyorsa o kadar bu fonksiyon işlerlik kazanabilir.
Uzun bir giriş oldu ama umarım filmle bağlayarak hakkını verebilirim. Filmde zaten adı üstünde, çemberin anlattığı çok şey olduğunu düşünüyorum. Çemberin genel kanıya göre çağrıştırdığı döngüsellik ve kırık çemberin de şüphesiz bu döngüselliğin kesilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Bağlamak gerekirse, farklı karakterde insanların birbirlerini tamamlaması bir tür çember gibidir. Bu öylesi ince bir çemberdir ki her an bir yerinden kırılıp dengenin altüst olabileceği, döngünün bir anda kesilebileceği endişesini de barındırır. İşte bu başlı başına bir aşk meselesi gibidir. Bu dengeyi sağlamak, bu yapıyı ayakta tutabilmek sahiden de aşkı daha da zor kılar ve şüphesiz daha da bir görkem kazandırır. Aşk görkem ister, o herkes için biricik histir.
Filmdeki iki karakter arasındaki zıtlıkları sanırım saymama gerek yok, o kadar çok ki. Hayat görüşlerinde ayrı düştükleri noktalar filmdeki ana diyalogları oluşturuyor zaten. Ama bu çemberi böylece kurmuşlardı. Tıpkı etrafımızda gözlemlediğimiz diğer benzerleri gibi. Fakat çocuğun ölmesinin çemberi dışsal bir faktör olarak kırdığı söylenebilir. Döngüsellik artık sona ermiş oluyor böylece. Tabi bunun çok ağır bir kırılma olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir etken de olabilirdi, bunun pek bir önemi yok. Film zaten biraz da bundan sonra anlatmak istediğini anlatıyor gibi. Mesela “hastalıkta ve sağlıkta, ölünceye dek” mesajı göz önünde bulundurulursa, bu yeminin, her ne olursa olsun birlikte olabilmenin bir teminatı olması adına söylendiği düşünülebilir. Tabi burada neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğu da sorgulanabilir. Bu ihtiyaca şöyle gerek olabilir ki; bunu birbirlerine söylemeleri yarı yarıya kendilerine de söylemeleri anlamına geliyor. Bu kırılma noktasından sonra ise artık hem kendilerine karşı hem de birbirlerine karşı başka söylemler açığa çıkıyor. Film buradan sonra adeta birbirlerinin yüzlerine kusmalarıyla devam ediyor. Artık ikisinin arasındaki içsel faktörlere yöneliyor ve bu kısmıyla ayrı düştükleri düşüncelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Çember denge ister, eğer o bir kez kırılırsa geri kalan kısımlarını da yok edinceye kadar her şeyi geri sarmaya başlar.
Diğer yandan anlatımda da bir döngüsellik söz konusu. İki zaman çizgisinde ilerleyip çemberin kırıldığı noktada birbirine kavuşması gibi.
Aslında film birçok şey anlatıyor tabi ama ben kendimce daha önem verip anlam bulduğum bu kısmı üzerinde durmak istedim. İyi mi yaptım bilemiyorum.
Diğer yandan bluegrass’ın ne hoş bir müzik olduğunu da keşfetmeme vesile oldu. Bilakis belçika bluegrass'ı diye bişey varmış yani. Araştırıp bişeyler bulacağım. Sanırım filmde oynayanlar müzikleri gerçekten kendileri yapıyorlarmış. Hatta konser dahi veriyorlar galiba; http://www.thebrokencirclebreakdown.be/en/music/concert Aktif müzisyenler yani.
Son olarak film tavsiyesi için negatife de buradan selam olsun.
Uzun bir giriş oldu ama umarım filmle bağlayarak hakkını verebilirim. Filmde zaten adı üstünde, çemberin anlattığı çok şey olduğunu düşünüyorum. Çemberin genel kanıya göre çağrıştırdığı döngüsellik ve kırık çemberin de şüphesiz bu döngüselliğin kesilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Bağlamak gerekirse, farklı karakterde insanların birbirlerini tamamlaması bir tür çember gibidir. Bu öylesi ince bir çemberdir ki her an bir yerinden kırılıp dengenin altüst olabileceği, döngünün bir anda kesilebileceği endişesini de barındırır. İşte bu başlı başına bir aşk meselesi gibidir. Bu dengeyi sağlamak, bu yapıyı ayakta tutabilmek sahiden de aşkı daha da zor kılar ve şüphesiz daha da bir görkem kazandırır. Aşk görkem ister, o herkes için biricik histir.
Filmdeki iki karakter arasındaki zıtlıkları sanırım saymama gerek yok, o kadar çok ki. Hayat görüşlerinde ayrı düştükleri noktalar filmdeki ana diyalogları oluşturuyor zaten. Ama bu çemberi böylece kurmuşlardı. Tıpkı etrafımızda gözlemlediğimiz diğer benzerleri gibi. Fakat çocuğun ölmesinin çemberi dışsal bir faktör olarak kırdığı söylenebilir. Döngüsellik artık sona ermiş oluyor böylece. Tabi bunun çok ağır bir kırılma olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir etken de olabilirdi, bunun pek bir önemi yok. Film zaten biraz da bundan sonra anlatmak istediğini anlatıyor gibi. Mesela “hastalıkta ve sağlıkta, ölünceye dek” mesajı göz önünde bulundurulursa, bu yeminin, her ne olursa olsun birlikte olabilmenin bir teminatı olması adına söylendiği düşünülebilir. Tabi burada neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğu da sorgulanabilir. Bu ihtiyaca şöyle gerek olabilir ki; bunu birbirlerine söylemeleri yarı yarıya kendilerine de söylemeleri anlamına geliyor. Bu kırılma noktasından sonra ise artık hem kendilerine karşı hem de birbirlerine karşı başka söylemler açığa çıkıyor. Film buradan sonra adeta birbirlerinin yüzlerine kusmalarıyla devam ediyor. Artık ikisinin arasındaki içsel faktörlere yöneliyor ve bu kısmıyla ayrı düştükleri düşüncelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Çember denge ister, eğer o bir kez kırılırsa geri kalan kısımlarını da yok edinceye kadar her şeyi geri sarmaya başlar.
Diğer yandan anlatımda da bir döngüsellik söz konusu. İki zaman çizgisinde ilerleyip çemberin kırıldığı noktada birbirine kavuşması gibi.
Aslında film birçok şey anlatıyor tabi ama ben kendimce daha önem verip anlam bulduğum bu kısmı üzerinde durmak istedim. İyi mi yaptım bilemiyorum.
Diğer yandan bluegrass’ın ne hoş bir müzik olduğunu da keşfetmeme vesile oldu. Bilakis belçika bluegrass'ı diye bişey varmış yani. Araştırıp bişeyler bulacağım. Sanırım filmde oynayanlar müzikleri gerçekten kendileri yapıyorlarmış. Hatta konser dahi veriyorlar galiba; http://www.thebrokencirclebreakdown.be/en/music/concert Aktif müzisyenler yani.
Son olarak film tavsiyesi için negatife de buradan selam olsun.
8 Kasım 2013 Cuma
ddongpari (breathless)
Hani bizde "gazetelerin 3. sayfa haberlerine konu olan hayatlar" şeklinde bir tabir vardır. Bu hayatlar genel itibariyle bize uzaktır bir bakıma ama ibret açısından içselleştirdiğimiz bir durum da söz konusu olagelir. Bizim gayet sağlıklı, gayet muntazam hayatlarımızın aslında bir pamukipliğine bağlı olduğunu hissettirir. Tıpkı ölüm gerçeğiyle yüzleşmek gibi bir etkidir bu; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarken bir ölüm haberi aldığımızda, yaşamın ne kadar da hafif olduğuyla yüzleşiveririz ya hani.
Bu film de 3. sayfa haberlerine konu olan hayatları çok değişik bir üslupla anlatıyor. Öyle gazetelerde yer aldığı gibi düzgün kelimelerle değil de alabildiğine küfürle anlatıyor. Kadına şiddet, bozuk aile yapıları, piç olma durumu, dayak, küfür vs. gibi bir teması var. Ama eşine az rastlanır türden bir anlatımı olduğu söylenebilir. Bu hayatlarla aramızda olan perdeyi bir an için kaldırarak tamamen sansürsüz bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu açıdan daha da bir gerçekçi, daha da bu hayatlarla yüzleşmeye davetkar diyebilirim kendi adıma. Bu ağır üsluba aşina olmayanları rahatsız edebilir tabi bu açıdan filmi tavsiye edemeyebilirim. Ama benim için çok değişik bir izlenim oldu açıkçası.
Üslubu bir tarafa bırakıp hikayeye değinmek gerekirse şiddettin aile yapısına ve aile bireyine etkisi konusunda çok ağır mesajlar verdiğini söyleyebilirim. Çocukken şiddet görmüş, şiddete tanık olmuş birinin ileride pek normal bir birey olamaması örneği var. Bir aile ferdinin kaybının diğer aile bireylerini doğrudan etkilemesi örneği de var. Filmde genel olarak bu iki açıdan değerlendirme söz konusu. Hiç düzgün işleyen bir hayata yer vermemiş, hep bir bozukluk, hep bir çarpıklık var. Film anlatmak istediği de bu sanırım.
Ik-Joon Yang çok enteresan bir adam. Filmde çok iyi oynamış. Tam bir psikopatı canlandırmış, fazlasıyla hakkını vermiş. Bu adamın diğer enteresan tarafı da bu filmi yazıp yönetmiş olması. Yani hem filmi yazmış, hem yönetmiş hem de başrolde oynamış.
Bir de bu film hakkında şöyle gülümseten bir yazıya denk geldim; http://bunusevdim.wordpress.com
ayrıca bu blogda bir hayli uzakdoğu filmi değerlendirmesi varmış, yeni filmler keşfetmek için fırsat oldu.
ayrıca bu blogda bir hayli uzakdoğu filmi değerlendirmesi varmış, yeni filmler keşfetmek için fırsat oldu.
alaka kurulan:
breathless,
ddongpari,
Ik-Joon Yang,
kore sineması,
sinema
7 Kasım 2013 Perşembe
daisy
Eh artık kış geldi hafiften, evde geçirilen zamanların da keyfi artıyor tabi. Hal böyle olunca da film izleme dönemim gelmiş gibi hissediyorum. Daha çok tekrarlardan oluşan bir başlangıç yaptım bu kışa. Bugünse yeni bir filmle devam ediyorum bakalım. Aslında bu kış için Kore sinemasına ağırlık verme gibi bir planım var. Çok iyi işler yapan bazı Koreli yönetmenlerin sadece 1-2 tane filmini izleyip bıraktığımı fark ettim. Jae-Young Kwak ve Wai-keung Lau da bu tür yönetmenlerden/yazarlardan benim için. Tabi isimlerini yazıyorum böyle ama ben de bir dahaki gördüğümde hatırlamıyorum bile. IMDB sağolsun filmler üzerinden arama yaparak ulaşıyoruz bir şekilde kendilerine. Daisy filmini de biri yazmış diğeri de yönetmiş. Wai-keung Lau, Infernal Affairs filmden tanıdık. Jae-Young Kwak ise My Sassy Girl filminden. Birkaç ay önce My Sassy Girl filmini izleyip çok beğendikten sonra bir arayış içerisine girip indirdiğim filmlerden birisi bu Daisy. Bu arada My Sassy Girl’ü tekrar izlemeyi düşünüyorum zaten nicedir, blogda paylaşabilirim onu da.
Öncelikle Ji-hyun Jun, Uzakdoğulu yüzlerini birbirine karıştırma eğilimine rağmen yüzünü seçebildiğim, başka bir filmde gördüğümde ayırt edebildiğim güzeller güzeli bir hatun. My Sassy Girl’de de bu filmde de oynuyor kendisi. Orada her ne kadar hırçın bir karakteri canlandırmışsa da bu filmde tam tersi son derece dingin bir karakteri canlandırmış. Her haliyle güzel olduğunu da ispatlamış oldu tabi böylece.
Film kendi dünyasındaki sokak ressamı bir kadın ile ona âşık iki erkek arasındaki üçlü ilişkiyi anlatıyor. Erkekler birbirine zıt iki karakterden oluşuyor; birisi polis diğeri seri katil. Kadının dünyası son derece sakin ve mütevazi bir hayatken erkeklerinki bir hayli şiddetli ve karışık. Aslında her iki erkek de kadındaki dinginliğe tutkun gibi. Huzursuz dünyalarından kaçıp huzur buldukları bir liman gibi. Senaryo da bu eksende bir seyir gösteriyor aslında. Yer yer adamlar kadının yanında huzur buluyor, yer yer de kadının huzurlu dünyasını karıştırıyorlar.
Erkek karakterlerin zıtlıklarında şöyle bir ironi de var ki katil (yani kötü adam) son derece romantik ve duyarlı bir insanken diğer yandan polis (yani iyi adam) hazıra konan bir yalancı konumunda. Özünde iyi çocuk aslında tabi ama sebep olduğu şey kötü sonuçlar doğuruyor.
Romantik katilin, kim olduğunu açığa çıkarmaksızın kadına yapmış olduğu sürprizler, kadının hayatında büyük bir beklentiye sebep oluyor. Hayatı boyunca bu özel kişiyi bekliyor. Ama küçük bir yanlış anlaşma ile işler karışıyor işte. Film boyunca “o” sandığı yanlış kişiye aşık olsa da filmin son karesinde gerçek kişinin farkına varabiliyor. Ama tabi artık iş işten geçmiş oluyor.
Bu da kötü sonla biten bir Kore filmi deneyimi oldu benim için. Tabi mutlu sonla biten filmlere olan aşinalık yüzünden şaşırtıcı bir son denebilir. Hele ki aşk filmlerinin kötü sonla bitenleri daha da bir iç burkucu olmuştur hep.
Öncelikle Ji-hyun Jun, Uzakdoğulu yüzlerini birbirine karıştırma eğilimine rağmen yüzünü seçebildiğim, başka bir filmde gördüğümde ayırt edebildiğim güzeller güzeli bir hatun. My Sassy Girl’de de bu filmde de oynuyor kendisi. Orada her ne kadar hırçın bir karakteri canlandırmışsa da bu filmde tam tersi son derece dingin bir karakteri canlandırmış. Her haliyle güzel olduğunu da ispatlamış oldu tabi böylece.
Film kendi dünyasındaki sokak ressamı bir kadın ile ona âşık iki erkek arasındaki üçlü ilişkiyi anlatıyor. Erkekler birbirine zıt iki karakterden oluşuyor; birisi polis diğeri seri katil. Kadının dünyası son derece sakin ve mütevazi bir hayatken erkeklerinki bir hayli şiddetli ve karışık. Aslında her iki erkek de kadındaki dinginliğe tutkun gibi. Huzursuz dünyalarından kaçıp huzur buldukları bir liman gibi. Senaryo da bu eksende bir seyir gösteriyor aslında. Yer yer adamlar kadının yanında huzur buluyor, yer yer de kadının huzurlu dünyasını karıştırıyorlar.
Erkek karakterlerin zıtlıklarında şöyle bir ironi de var ki katil (yani kötü adam) son derece romantik ve duyarlı bir insanken diğer yandan polis (yani iyi adam) hazıra konan bir yalancı konumunda. Özünde iyi çocuk aslında tabi ama sebep olduğu şey kötü sonuçlar doğuruyor.
Romantik katilin, kim olduğunu açığa çıkarmaksızın kadına yapmış olduğu sürprizler, kadının hayatında büyük bir beklentiye sebep oluyor. Hayatı boyunca bu özel kişiyi bekliyor. Ama küçük bir yanlış anlaşma ile işler karışıyor işte. Film boyunca “o” sandığı yanlış kişiye aşık olsa da filmin son karesinde gerçek kişinin farkına varabiliyor. Ama tabi artık iş işten geçmiş oluyor.
Bu da kötü sonla biten bir Kore filmi deneyimi oldu benim için. Tabi mutlu sonla biten filmlere olan aşinalık yüzünden şaşırtıcı bir son denebilir. Hele ki aşk filmlerinin kötü sonla bitenleri daha da bir iç burkucu olmuştur hep.
alaka kurulan:
Daisy,
Jae-Young Kwak,
Ji-hyun Jun,
kore sineması,
My Sassy Girl,
sinema,
Wai-keung Lau
5 Kasım 2013 Salı
şiir sokakta
bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. hep böyle mi bu?
bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına?
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına?
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.
(Nilgün Marmara)
------------------------------------------------------------------------------------
her şey sermaye için sevgilim
bir yıldıza laf atmakmış benim işim
kapıları, pazarları satmışlar meleğim
her pazar kalbimde azar azar
çünkü serbest bir pazar
her şeyi bozar
çünkü denizsiz martılar
bir deniz arar
her pazar kalbimde azar azar
yandım ben bari sen kendini kurtar
gülümse biraz
acılar kiraz
bizde hep yaz
kirazdan küpe
sallanır dize
ayaz ayaz
bir başka dünya mümkün müdür meleğim
bu ay bitti, gece oldu
bir ay daha var
bu dünyada aşıklardan çok acıkanlar var
yanımda yaşama sevinçli sandviçler var
çünkü serbest bir pazar
her şeyi bozar
çünkü denizsiz martılar
bir deniz arar
her pazar kalbimde azar azar
yandım ben bari sen kendini kurtar
gülümse biraz
acılar kiraz
bizde hep yaz
kirazdan küpe
sallanır dize
ayaz ayaz
gidiyorsan şehir denen okula
bir mektup yaz
parasız yatılıya
gülümse biraz
acılar kiraz
bizde hep yaz
kirazdan küpe
hayırlı mezuniyetler hepinize
çünkü serbest bir pazar...
(Kesmeşeker)
-----------------------------------------------------------------------------------
-----------------------------------------------------------------------------------
alaka kurulan:
ah muhsin ünlü,
ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum,
her şey sermaye için sevgilim,
kesmeşeker,
kuş koysunlar yollarına,
müzik,
nilgün marmara,
şiir,
şiir sokakta
29 Ekim 2013 Salı
cevabını kaybetmiş sorular
Yaşamın anlamı, ancak, kişi, bir an durup, “Ne istiyorum ki?...” diye sorabildiğinde, biçimlenmeğe başlar. Yani ancak eksikliği çekiliyorsa, yokluğu duyulabilmişse, varedilebilir – kurulabilir; yoksa, yoktur.
Bu bakımdan, insanların büyük çoğunluğu anlamsız – anlam yoksunu – yaşamlar yaşarlar, çünkü yaşamlarındaki anlam eksikliğini hiç duymamışlardır.
Ancak bazı insanlar duyar bu eksikliği: onlar için yaşamlarının tek bir bütünlüklü anlamının olmaması, çekilmezdir – bu yüzden, kurmağa, yaratmağa, varetmeğe girişiler böyle bir anlamı.
Bu da bazen – bazıları – başarabilir; ama herhalde başaramayanlar da çoktur.
Başaramayacakları –ya da, artık başaramayacakları– açıklık kazananlar için de, son bir -yoğun- anlam yaratma yolu kalır…
Yokluğu da içerilir, anlamında, yaşamının, kişinin.
Merakın sonu yoktu ve sorularıma bir sınır çizmeliydim; bazı soruların bu belirlediğim çizgiden öteye geçmesine müsaade etmemeliydim. Bazı sorular sadece soru olarak ortalıkta dolaşıp can yakarlar. Cevaplarını kaybetmiştir çünkü onlar. Bir sorunun cevabını kaybetmesi anlamını da kaybetmesi demektir. Yana döne cevabını arayan anlamsız bir soruyu ise kabul buyurmamalıydım; çünkü bende herhangi bir cevap olmadığı kesindi. Kaldı ki hayat dediğimiz şey anlamlardan oluşurdu anlamsızlıkları dışlamak bütünlüğümüz için bir vazifeydi.
Ama yufka yürekliydim, aciz durumdaydım ve ister istemez acıyordum onlara. Bunu fırsat biliyorlardı, böylece kabul ettiriyorlardı kendilerini, bir şekilde sızıyorlardı anlamlarıma. Bir süre yardımcı olup daha sonra salacaktım onları, kesin kararlıydım. Ama ne mümkündü, bir kere yer etti mi asalak gibi besleniyorlardı. Tüm anlamlarımı darmadağın edip hunharca cevabını arıyorlardı. Bende cevap olmadığını söylesem de ikna edemiyordum. Hatta tüm anlamlarımla benim varoluş amacımın aslında sorusuna cevaptan öte bir şey ifade etmediğine beni inandırmaya çalışıyorlardı. Bitkin düşüyordum.
Sonra bir sabah uyandığımda kafamın içini terk ettiklerini görüyordum. Aradıkları cevabı bende bulamayacaklarına sonunda ikna olmuşlardı demek. Hemen bundan dersler çıkarıp toparlanmayı salık veriyordum kendime. Eski, dağılmış anlamlarımı derleyip toparlamaya girişiyor, aradaki boşluklara yeni anlamlar kazandırıyor ve gittikçe yenileniyor, zenginleşiyordum. Çok yoğun geçiyordu aslında tüm bunlar, yorgun düşüyordum ve acınası haldeydim. Diğer yandan da bir yerlerde yanlış yaptığımı hissediyordum içten içe, bu kadar biriken anlamlar, cevaplar bir yük oluyor gibiydi sanki. Sonra bir gün yine cevabını kaybetmiş bir soru gelip dayanıyordu sınırlarıma. Ve ben yine…
Bu bakımdan, insanların büyük çoğunluğu anlamsız – anlam yoksunu – yaşamlar yaşarlar, çünkü yaşamlarındaki anlam eksikliğini hiç duymamışlardır.
Ancak bazı insanlar duyar bu eksikliği: onlar için yaşamlarının tek bir bütünlüklü anlamının olmaması, çekilmezdir – bu yüzden, kurmağa, yaratmağa, varetmeğe girişiler böyle bir anlamı.
Bu da bazen – bazıları – başarabilir; ama herhalde başaramayanlar da çoktur.
Başaramayacakları –ya da, artık başaramayacakları– açıklık kazananlar için de, son bir -yoğun- anlam yaratma yolu kalır…
Yokluğu da içerilir, anlamında, yaşamının, kişinin.
Oruç Aruoba - Olmayalı - 72.sf - metis
Merakın sonu yoktu ve sorularıma bir sınır çizmeliydim; bazı soruların bu belirlediğim çizgiden öteye geçmesine müsaade etmemeliydim. Bazı sorular sadece soru olarak ortalıkta dolaşıp can yakarlar. Cevaplarını kaybetmiştir çünkü onlar. Bir sorunun cevabını kaybetmesi anlamını da kaybetmesi demektir. Yana döne cevabını arayan anlamsız bir soruyu ise kabul buyurmamalıydım; çünkü bende herhangi bir cevap olmadığı kesindi. Kaldı ki hayat dediğimiz şey anlamlardan oluşurdu anlamsızlıkları dışlamak bütünlüğümüz için bir vazifeydi.
Ama yufka yürekliydim, aciz durumdaydım ve ister istemez acıyordum onlara. Bunu fırsat biliyorlardı, böylece kabul ettiriyorlardı kendilerini, bir şekilde sızıyorlardı anlamlarıma. Bir süre yardımcı olup daha sonra salacaktım onları, kesin kararlıydım. Ama ne mümkündü, bir kere yer etti mi asalak gibi besleniyorlardı. Tüm anlamlarımı darmadağın edip hunharca cevabını arıyorlardı. Bende cevap olmadığını söylesem de ikna edemiyordum. Hatta tüm anlamlarımla benim varoluş amacımın aslında sorusuna cevaptan öte bir şey ifade etmediğine beni inandırmaya çalışıyorlardı. Bitkin düşüyordum.
Sonra bir sabah uyandığımda kafamın içini terk ettiklerini görüyordum. Aradıkları cevabı bende bulamayacaklarına sonunda ikna olmuşlardı demek. Hemen bundan dersler çıkarıp toparlanmayı salık veriyordum kendime. Eski, dağılmış anlamlarımı derleyip toparlamaya girişiyor, aradaki boşluklara yeni anlamlar kazandırıyor ve gittikçe yenileniyor, zenginleşiyordum. Çok yoğun geçiyordu aslında tüm bunlar, yorgun düşüyordum ve acınası haldeydim. Diğer yandan da bir yerlerde yanlış yaptığımı hissediyordum içten içe, bu kadar biriken anlamlar, cevaplar bir yük oluyor gibiydi sanki. Sonra bir gün yine cevabını kaybetmiş bir soru gelip dayanıyordu sınırlarıma. Ve ben yine…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









