25 Ağustos 2012 Cumartesi

hayatı meşru kılamamak


Kadere hanginiz inanmaz ki. Kiminiz din der, kiminiz burçlar der bir şekilde gidişatını kadere bağlar. Başınıza kötü bir şey gelince “hay bu kaderin” siteminde bulunur, iyi bir şey geldiğinde ise o zaten olması gerekendi tutumu sergilersiniz. Talihiniz rahatsız edecek kadar iyi giderse kendinizden daha iyi olanları emsal gösterip aslında o kadar da iyi olmadığınızı gösterir, fakat kendinizden kötü durumda olanları hiç emsal almayıp, onları kaderin o hale getirdiğini varsayarak kendinizi hiç sorumlu hissetmezsiniz.

Aslında buradaki iyi ve kötü yahut olumlu ve olumsuz ayrımında, kaderci anlayışın bakış açısına göre “olan” şeyler aslında “oldurulan” şeyler ve bu oldurulma durumumun da metafizikle filan hiçbir alakası yok şüphesiz. Hiçbir şey kendi kendine olmaz, her şeyin bir sebebi vardır ve bu sebebin altında da şüphesiz insan faktörü söz konusudur. Bu “oldurulan”lar, insanların yaptığı, inşa ettiği şeyler; bizi birbirimize bağlayan kurmuş olduğumuz sistemin birey olarak her birimizin üzerindeki etkisi. Elimizde olmadan gelişen durumlar da, şüphesiz ki, bizim elimizde olmadan gelişmişse de, bir başkasının elinde olarak gelişmiştir, bir başkası sebep olmuştur, yani tüm bunlarda insan faktörü kaçınılmazdır. Bunlar öyle çok komplike şeyler de değil, bunu anlamak için çok zeki olmamıza da gerek yok. Sadece kör olmamak yeter de artar bile. Bugünlerde sorumluluktan kaçmak adına bir kısmımız kör, bir kısmımız dilsiz kaldı. Sonuç olarak ortalık kötürümden geçilmiyor.

En iyi zamanımda bile, ortalama bir insanın kötü durumu kadar iyi olmamaktan muzdaripim nicedir. İyi olamıyorum, çünkü irdelediğim şeyler bir şekilde hayatımı meşru olmaktan çıkarttı ve ben bir türlü yolumu bulamıyorum. Kadere inanabilseydim, meşru bir zemin bulmuş, her şeyi buna yükleyip işin içinden sıyrılmış olurdum şüphesiz. Cebimde param varsa, iyi bir itibara sahipsem bundan ne diye rahatsız olayım ki? Bunlara sahip olamayanlarla karşılaştığım yerde görmezden gelip, onların başına geleni kadere yükleyebilirim pek ala. Vicdan azabı çektiğim yerde de lüks arabalarla gezen zenginleri emsal gösterip, aslında durumumun o kadar da iyi olmadığını hatta çok kötü olduğunu bile kabul edebilirim. Ama kabul edemiyorum işte.

Benim meşru zeminim ne diye düşündüğüm zaman, bunu adil olmaya bağlarım. Her şeyi kadere bağlayanlar bile, kaderin adil oluşunu kabul ettikleri ölçüde buna inanırlar zaten. Bu kaçınılmaz bir şey, çünkü bizi insan kılan vicdanımızın yongası adalettir. En bencil tarafımda bile bir adil olmak yatar ve ben bundan asla kaçamam. Hiçbirimiz kaçamaz aslında.

Hepimiz hayatımızı haklı çıkartmaya çalışırken, yaptığımız tüm eylemlerden bir fiil sorumlu tutulurken, şüphesiz ki en büyük teminatımız geçmişimiz olup çıkar. Çevremize karşı hayatı haklı çıkartmak bir yerde kendi gözümüzde kendi hayatımızı meşru kılmak içindir. Fakat tam da burada adil olmayan şeyler varsa, insanlar nezdinde ne kadar hayatımız haklı çıkarsa çıksın, kendi gözümüzde hayatımızın hiçbir meşruluğu kalmayabilir. Benim böyle oluyor işte.

Bugün size geçmişimi anlatacağım. Bunu sizlerin yaptığı gibi başkalarına iyi görünmek için değil, aksine kötü görünmek için yapacağım. Benim için geçmişimin haklı çıkartılabilecek pek bir tarafı yok, bu yüzden de size karşı haklı çıkartmaya çalışmam mantıksız. Sadece sizin de benzer bir geçmişe sahip olduğunuzu varsaydığım için anlatıyorum ve açık konuşmak gerekirse birazcık olsun kendi durumunuzu irdeleyip rahatsız olmanızı istiyorum;


Babam memurdu ve lojmanda gayet güvenli, her türlü imkana sahip mükemmel bir çocukluk geçirdim. Lojman tel örgüsü dışındaki dünyadan bir haberdim ve tüm dünyayı içerisi gibi güzel sanıyordum. Sonra ilkokula başladım. İlk defa orada tanıştım tel örgü dışında yaşayan çocuklarla.

Hoş gerçi ilkokul öğretmenimiz onları bizden ayrı tutuyordu, aramızda hala görünmez bir tel örgü var gibiydi. Sıra arkadaşımın babası da askerdi, arkamda oturan arkadaşım babası avukattı, çaprazımdaki arkadaşımın babası doktordu vs. vs… Bizim iki ortak noktamız vardı; hepimiz ön sıralarda otururduk ve babamızın ne iş yaptığı belliydi. Babamızın ne iş yaptığını söylediğimiz her yerde iyi karşılanırdık. Okulun önündeki bakkal bile farklı yaklaşırdı bize. Bizden uzakta, taa arka sıralarda oturanların da iki ortak noktası vardı; hepsi arka sıralarda otururdu ve babalarının ne iş yaptığı belli değildi. Önemsiz bir iş yapıyor olmalıydılar, çünkü onlar “benim babam …” dediği zaman herhangi bir olumlu tepki ile karşılaşmaz, önem arz etmezdi.

Aramızda çok fark vardı. Ayrışmamız sadece oturduğumuz sıradan ibaret değildi, adeta her açıdan ayrıştırılmıştık. Mesela biz ön sıradakiler her öğretmenler gününde dolma kalem hediye ederken, arka sıradakiler pek bizimki kadar değerli hediyeler getirmezlerdi. En fazla evlerinin çevresinden topladıkları birkaç çiçek getirirlerdi. Onlar da kısa sürede öğretmenin masasında çürüyüp giderdi. Mesela yerli malı haftasında bizler çeşit çeşit yiyecekler getirirken onlar hala aynı beslenme çantasında bir kuru ekmek ve bir kaynamış yumurta ile gelirler, bizim getirdiklerimizden yerlerdi. Biz ön sıradakileri getirdiğimiz yiyeceklerle yarış içerisindeyken, belki de asıl yarış annelerimiz arasındaydı. Arka sıradakiler de bu yiyecekleri yiyerek karlı çıkardı. Onlar yarışlarımıza pek dahil olmazlardı. Daha böyle nice örnekler vardı bizi farklı kılan.

Biz ön sıradakiler öğretmenimizi çok severdik. O da bizi çok severdi ve bizimle hep ilgilenirdi. Ama arka sıradakiler pek öğretmenlerini sevmezdi. O zamanlar hiç anlayamazdım öğretmenlerini sevmeyişlerini. Babam öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunu söylerdi ve öğretmenime hep dolma kalem alırdı. Onlara babaları hiç mi söylemezdi öğretmenlerinin kutsal oluşunu? Söylemiyor olacaklardı ki dolma kalem almazlardı.

Öğretmenimiz bize hep güzel şeyler söyler, bizi hep överdi. Kutsal birisi tarafından böylesi bir ilgiye mazhar oluşumuzun hakkını vermeye çalışırdık biz de; ödevlerimizi yapar, dersimizi çalışır, sınavlarda iyi notlar alırdık. Babası doktor olan arkadaşımla, babası avukat olan arkadaşımla yarışırdım hep. Öğretmenimden daha çok sevgi görmek ve sınıftaki ön sıra güruhunda öne çıkmak adınaydı bu şüphesiz. Bir insan her sene mi takdir belgesi alır yahu, ne kadar zeki bir çocuktum. Öğretmenim, ailem, komşularım hepsi zeki çocuk derlerdi bana takdir belgesi ile eve döndükçe. Sonuçta babamın oğluydum. Babam zekiydi ki iyi bir mesleği vardı. Ön sırada oturan arkadaşlarım da babalarının çocuğuydu ve onlar da zekilerdi. Zeka her zaman olduğu gibi o zaman da şüphesiz ırsiydi, fakat ben o zamanlar ırsiyetin ne olduğunu bilmiyordum. Annem, babam, komşularımız ve en önemlisi öğretmenimiz de bizim zekamızı ırsiyete bağlıyor olabilirdi belki. Yoksa neden böyle bir ayrıştırma yapılsın ki?

Arka sıradakiler ise ödevlerini zamanında yapmazlardı ve öğretmen onları hep cezalandırırdı. Sık sık tahtanın önünde tek ayak üzerinde durulardı. Biz de en ön sırada oturduğumuz için cezalarını zorlaştırır, onları dürterdik dengede duramasınlar diye. Onlar öğretmenlerini sevmedikleri gibi bizi de pek sevmezlerdi. Hoş gerçi biz de kendi halimizde iyiydik; babası doktor olan, avukat olan arkadaşlarımın daha fazla oyuncakları vardı zaten ve bu yüzden arka sıradaki çocukları pek umursamazdık, onların bizi sevmemesi pek bir şey ifade etmezdi.

Arka sıradaki çocuklar, ön sıradakilerin aksine aptallardı. Onlar her dönem evlerine içi boş bir karneyle dönerlerdi. Ne takdir belgesi, ne de teşekkür belgesi, hiçbir şey alamazlardı. Hiç ders çalışmıyorlardı ve bu yüzden başarılı değillerdi. Öğretmenimiz de onları bu yüzden hiç sevmiyor, onları sürekli cezalandırıyordu. Aileleri, komşuları da sevmiyorlardı onları şüphesiz.

Dahası sınıf başkanı da hep biz ön sıradakilerden seçilirdi. Tüm kolluklar da bizlerden seçilirdi. Yani her zaman, her açıdan biz ön sıradakiler öndeydik, arka sıradakiler ise arkadaydı. Onlar silik karakterlerdi ve hep bir köşeye atılmış, orada unutulmuşlardı. Sadece cezalandırıldıkları zaman sınıfta dikkat çekerlerdi. Belki bu yüzden ceza almak hoşlarına bile gidiyor olabilirdi ve bu yüzden de sürekli ceza alacak şeyler yapıyor olabilirlerdi kim bilir?

Daha sonra ortaokula gittik aynı şeyler orada da az çok devam etti. Sadece derslere giren birçok öğretmen olduğu için birazcık daha ilgisizlikle karşılaştık. Ama nispeten ön sıralar yine bizlerindi. Daha sonra aramızdan çalışkanlıklarını devam ettiren arkadaşlar lise sınavını kazanıp iyi bir lisede okudular, daha sonra üniversite sınavına girip iyi bir üniversitede okudular. Yani ilkokulda ön sırada oturanlar genel olarak iyi bir lisede okudular, iyi bir üniversitede okudular ve tıpkı babaları gibi iyi bir meslek sahibi oldular. Arka sıradakiler ise genel olarak hep arkada kaldılar. Onlar ne lise sınavını başarabildiler, ne de üniversite sınavını. Öylece kaldılar. Onlar da tıpkı babaları gibi ne iş yaptığı belli olmayan bir meslek sahibi oldular.

Bu istisnalar dışında hep böyle gitti benim gözlemlediğim kadarıyla. İyi meslek sahibi olanların çocukları da daha sonra iyi meslek sahibi oldular; iyi meslek sahibi olmayanların çocukları da daha sonra iyi meslek sahibi olamadılar.

Dahası babasının parası olup da dershanelere giderek, özel dersler alarak sınavlarda başarılı olanlar, o da olmadı paralı üniversitede okuyarak bir yere gelenler vs. vs. bunlara hiç değinmiyorum bile. İlkokuldan bu yana gerçekleşmiş olan ayrıştırma ve eşitsizlik buralarda da sürüp gitti yani.

Geçenlerde, şüphesiz ki babası iyi bir meslek sahibi olan birisinin yazmış olduğu şöyle bir tanım okumuştum; “Kapitalizim fırsat eşitliği demektir. En zengin ile en fakir olanın aynı fırsatlara sahip olduğu, en zenginin bir gün en fakir, en fakirin ise bir gün en zengin olabileceği bir sistem”

Ne kadar komik bir tanım. Buna inanan var mı aranızda? Koç’un oğlu bugün en fakir olabilir mi sizce? Yahut Hakkari’nin bir köyünde doğan çocuk bir Koç kadar zengin olabilir mi? Bunlar aptalca şeyler.

Diyeceğim o ki; hepimiz nasıl doğduysak aşağı-yukarı öyle olduk. Hiçbirimiz bir bok değiliz. Anamız – babamız ne ise biz de ortalama öyle olduk işte. Bugün ben başarılı bir insan oldum, ben çok zekiyim diyen insana çocukluğuna bakmasını öneririm. Çocukken sadece ön sırada oturduğu için zeki olan insanlar, bugün de sadece bulundukları mevki gereği zeki kabul ediliyorlar. O aptalca sınavlarda belli bir puan aldıkları için zeki kabul ediliyorlar ve bulundukları mevkiye böylece sahip oluyorlar. Çocukken nasıl ki ön sırada oturdukları için takdir gördülerse, bugün de mevkileri gereği takdir görüyorlar. Çocukken nasıl ki ön sırada oturdukları için başarılıydılarsa, bugün de mevkileri gereği başarılı sayılıyorlar. Yoksa hiç kimse bir bok değil. Bunu insanlara küfür olsun diye söylemiyorum, keza ben de bir bok değilim. Hatta hep en ön sırada oturmama rağmen ve tüm fırsatlar benden yana olduğu halde başarılı olamadım ve iyi bir üniversitede filan okumadım söz gelimi. Yani ben bu sistemin ortalama bir insanına göre çok daha aptal sayılabilirim sizler tarafından. Ama sonuç olarak bir şekilde (aptalca bir sınav vesilesiyle) ben de babam kadar oldum işte. Yani olması gereken oldu. Olması gereken olduysa bunda benim açımdan bir sorun yokmuş gibi algılanmasın tabi. Bugün birçok şeye olağandışı tepkiler gösteriyorum. Adil olmayan, meşru olmayan bir şeyler var ve bu beni rahatsız ediyor, bu rahatsızlık da bir şekilde açığa çıkıyor.

Ortalama bir insanım ve hayatta birçok alanla, birçok insan durumuyla ilgiliyim. Birçok şeyle karşılaşıyorum ve bunları düşünüyorum. Öncesini, sonrasını, kendi konumumu bir şekilde irdeliyorum. Şayet daha üst bir sınıfa mensup olsaydım, onlar gibi o upuzun ihtişamlı kule gibi evlerde ve sitelerde oturup, her gün ihtişamlı bir plazadaki işime dışarısından tamamen izole bir şekilde arabamla gidip - geliyor olsaydım belki tüm bunları görmezdim. Böyle olsaydı, yaşadığım ev ve çalıştığım iş yerinden -yani tepeden-, arada sırada aşağıdaki küçük insanlara dürbünle bakar, onları kaderin acımasızca şekillendirdiğini varsayabilirdim. Ama orta sınıfım ve sokağı görüyorum, insanları görüyorum ve insanlık halini biliyorum. Arkadaşlarımı biliyorum, akrabalarımı biliyorum. Onların nasıl o duruma geldiklerini, kendimin nasıl bu duruma geldiğini biliyor ve bunu önemsiyor, dahası kendimi sorumlu hissedebiliyorum. Çünkü bunu bu hale getiren kader değil, bunu biz yaptık; ben yaptım, sen yaptın, o yaptı. Bu yüzden diyorum ya bi bok değiliz diye. Eğer bizler bir halt olsaydık, öncelikle bunlar olmazdı. Ama bunlar varlar ve bizim yüzümüzden varlar.

Örneğin bugün üç kuruşa kot taşlama işi yapıp hastalanarak ölen insan da arka sırada oturan ilkokul arkadaşımız işte ve bunun sebebi doğrudan biz önde oturanlarız. Çünkü biz önde oturmasaydık, onlar arkada oturmayacaklardı. Ya da daha beter bir iş yapan yahut işsiz kalıp intihar edenler. Daha pek çok örnek verebiliriz böyle. Bunların sorumlusu kader değil, tanrı değil, burçlar değil vs. vs.değil. Bunun tek sebebi insan, tek sebebi biziz. Böylesi bir ortamda da hiçbirimizin hayatı meşru olamaz diye düşünüyorum. Daha fazla da uzatmayayım, zaten uzun yazıyı da kimse okumaz.

4 yorum:

luna-lunarita dedi ki...

Alter,

Sen anlattıkça, ben kendimi gri bir havada, camdan içeriye doluşmak adına tülleri yerinden oynatan rüzgarın ardına gizlenerek, geçmişimi izlerken buldum!

Ön sıradaydım, nedeni babamın iyi bir iş yapıyor olması mıydı bilmiyorum? Sıradan bir fabrikada, sıradan bir işçiydi sonuçta. Eğitime önem verirdi, bu kısmı fazlaca net hatıralarımda. Belki de hala öyle olduğundandır.

Ön sıralarda, sınıfın her daim en gözde ilk 3 öğrencisinden biri olarak, ilkokul öğretmeninden bir minik azar dahi işitmemiş, hep hanım hanımcık, hep hedefleri olan bir kız çocuğuydum.

Depremin Kocaeli'yi vurduğu yıl, 6.sınıfa henüz geçmiştim, ve ilk kez çadırlardan bozma karma sınıflarda (6lar, 7ler, 8ler aynı çadırda)öğretmenlerimin gözünde eskisi kadar değerli değildim. Bunun minik ruhuma ağır geldiğini hatırlıyorum...

Şimdi fark ettim sanki, yazını okuduktan hemen sonra, arka sıralarda, üstü başı bizimkiler kadar temiz olmayan, ayakkabıları bizimkiler kadar parlamayan öğrenciler otururdu. Ancak çocuk yüreğim onları aşağılayacak kadar acımasız değildi sanırım, yine de ailemin 'o kızla oturmanı istemiyorum, onunla çok fazla oynama' dediği birkaç vaka hafızamda kayıtlı...

Çocuk yüreklerimizdi belki de, her daim en komünist kalan yanlarımız... Öğretiler arttıkça, kapitalizme sığınıyordu onlar da belli ki ve kimle oynaması, kimle oynamaması gerektiğinin öğretileri beynine kazınarak başlıyorlardı belki de bu yolculuğa... Sonrası, o blogger arkadaşın paylaşırken arkasında durabileceği kadar trajikomik!

Fırsat eşitliğini, madalyonun iki yüzü olarak algılamaya kalkışırsak -ki ben 2den fazla yüzünün olduğuna dair inançlar besliyorum-, o blogger arkadaşlar hep parlak yüzüne bakmakta aynı madalyonun. Bu nedenle belki de, pozitif bir eşitlik onlara düşen. Peki ya madalyonun karanlık yüzü? İşte o yüz bahsettiğin ırsi 'aptallar','şanssızlar' ve 'tembeller' güruhuna bakmakta... Aydınlık yüzüne bakanlar için fazla karanlıktır belki de ve göremiyorlardır, ne dersin?

Aydınlık ya da karanlık... Hangisi daha iyidir bilmem, ancak karanlık kısmının, aydınlık kısmından çok daha temiz olduğu aşikar bu madalyonun zannımca.

Teşekkürler paylaştıkların ve düşündürdüklerin için, bir kez daha!

Sevgi ile,
Lunarita.

negatif dedi ki...

Benim olduğum yerde gözleri bozuk olanlar tahtayı iyi göremediği için ya da sınıfın huzurunu bozan yaramaz çocuklar öğretmene yakın olduklarında daha sakin oldukları için öne oturtulurlardı. Bizim sınıfta çalışkanlar diğer çocuklara yardım etsinler diye ortaya, uzun boylular da arkaya otururdu. Solaklar hiçbir zaman sağa oturtulmazlardı. Bir de "çalışan kazanır, elması kızarır"dı. Pekiyileri almak için çalışmamız gerekirdi, babalarımızın kim olduğu önemli miydi bilmiyorum.

İnsanların hepsi suçlu değil, herkes suçlu olamaz. Bunu söylemek istiyorum. Bunun tek sebebi biziz diyen insan suçu kendinde görmemeli, bu adil değil. Çünkü o herkesi düşünür ve asıl suçlulardan, sadece kendi çıkarlarını düşünen, yükselmek için insanları basamak olarak kullanmaktan hiç çekinmeyen bencil insanlardan ayrılır. Bence o suçlu değil.

alter ego dedi ki...

tamam, herkes derken, kendim gibi yetiştirilmiş olan herkes demiş olayım öyleyse. illa ki kıvırttırcan yani.

Mariposa dedi ki...

Ben de bahsetiğin gibi bir çocukluk geçirdim. Belki senin kadar büyük bir ayrım yoktu diğerleriyle aramızda ama yine de görmezden gelinecek düzeyde de değildi. Küçükken mutlu olurdum aslında bu farkı görünce evet daha küçükken fark etmiştim bir grubumuz vardı ve yalnızca onlarla oyun oynardık ... Diğerlerinden farklıydık kendimize göre ,bir kanıya göre doğruydu aslında bu ayrımı biz oluşturuyorduk .Fakat büyüdükçe şunu fark ettime hayat herkese eşit fırsatlar sunuyor . Elbette sunmayan vardır istisnalar hariç ama genel olark herkese eşit fırsatlar sunuyor bunu değerlendirmesini bilene .Bir nevi devinim aslında bu .. Düşün memur çocuğu üst memur oluyor ya da durumunu koruyor . Mesleği olmayannın çocuğu işçi oluyor ya da durumunu koruyor. Ama mutlaka teker teker her bir nesilde bu snıfları atlayarak ilerliyor diğerleri de bizler de . Bu da aslında ortada bir ayrım olmadığını gösteriyor. Yarışa bir adım önde başlamak derler ya işte bununla alakalı aslında.
Diyebilirsin ki nasıl eşit fırsat sunulsun birinin kitabı var diğerinin yok biri dershaneye gidiyor diğeri gidemiyor.. Her şey bundan ibaret değil maratonda bile ilk baktığımızda önde olanlar arkada olanlar vardır. Önemli olan ilk görüntü değil hayat içerisinde kişilere sunulan fırsatları iyi değerlendirebilmek.Kapitalist tanıma yakın bulabilirsin bu bahsettiklerimi ama asla kapitalist değilim. Eğer ki kaderin ve Allah ın bu ayrıma sebep olmadığını düşünüyorsan bu ayrımı yapabilme gücüne sahip olanların ancak insanda olacağını inanmanda kendinle çelişmene sebep olur .